10/10
·251 syf.·
2026 4. kitabı
Kadınların En Güzel Tarihi, doğum günü hediyemdi ve 7 Mart'ta kadınlar gününden bir gün önce bitirmiş bulundum. Kitap üç ana bölümden oluşuyor ve her bölümde farklı bir uzman sık sorulan sorulara yanıt veriyor: İlk bölümde antropolog Herieter insanlığın başlangıcından ilk çağlara kadar ataerkilliği inceliyor. İkinci bölümde tarihçi ve kadın tarihi uzmanı Perrot ağırlıklı olarak Avrupa ve Fransa kadın tarihini karşılaştırmalı bir şekilde 1900'lü yılların sonuna kadar ele alıyor. Son bölümde ise düşünür Agacinski toplumsal cinsiyet meselesinin dilbilimsel, biyoteknolojik gelişmeler ve lgbti bağlamlarında geleceğini ve potansiyel durumlarını tartışıyor. Temel bir uygarlık tarihi ve siyasi tarih okuryazarlığı olan biri kitabı rahatlıkla takip edebilir. Farklı bir ön okuma gerektireceğini düşünmüyorum ama bazı kısımlarda detaylı okuma yapanlar konuları daha derinden kavrayabilir. Örneğin yazarlar Fransız olduğu için sıklıkla Fransa üstünden örnek veriliyor ve Avrupa tarihi bilmek bu kitaptan alacağınız verimi ikiye katlar. Yayınevi kaynakçaya vermemiş ama orijinal metninde kaynakçası olduğunu düşünüyorum, o yüzden güvenilir bir kaynak denebilir. Kendi adıma en çok ikinci bölümde zorlandım çünkü kadınların son iki bin yıllık tarihindeki aile, Hıristiyanlık/kilise etkisi, çalışma hayatı ve seçme-seçilme hakkını kazanma olarak büyük odak gerektiren konuları içeriyordu ve bazı kısımları idrak edebilmek gerçekten zordu. Yine de toplumsal cinsiyet tarihi alanında giriş düzeyinde okuyabileceğim iyi kitaplardan biriydi. Sizin bu konularda önerebileceğiniz kaynaklar var mı? Neden öğrenmemiz ve incelememiz gereken bir alan olduğunu düşünüyorsunuz? kitaplar | kitap inceleme | okumalar | eğitim | gönüllülük | kariyer | üniversite | kitap önerileri | toplumsal cinsiyet | kadın
Kadınların En Güzel TarihiMichelle Perrot · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020603 okunma
Puan vermedi
Öncelikle kitap bir aşk romanı değildir. Kendini bulma ve kendinle yüzleşme romanıdır, ayrıca Türkiye'nin en büyük sorunu olan modernleşme krizinin ve cinsiyet rollerinin paradigmatik değişiminin romanıdır. Spoiler içerir. Raif Bey Ankara'da kimsenin takmadığı zavallının teki. Karısı, kızları, patronu takmıyor ve herkes tarafından kullanılıyor. Hikâyeyi anlatan kişi bile onu oksijen israfı olarak görüyor. Bu kadar düşmüş, zavallı biri artık karşı tarafta agresyon uyandırıyor. Kendi evinde karısıyla, kızlarıyla ve içgüveysi damatlarıyla korkunç bir anaerki yaşıyor. Ama bu bir sonuç, Raif Bey'in biyografisine bakıldığı zaman mitik bir biçimde bu kader örülüyor. Raif Bey'in babası fabrikatör, İstanbul'da yaşıyorlar ve annesi ölmüş, yani Raif Bey'in babası daha paşa Osmanlı'yı temsil ediyor ve öykü de İstanbul'da başlıyor. Babası onu Almanya'ya gönderiyor, sabun tozu fabrikasının başına geçebilmesi için. Berlin'e, yani klasik modernizmde cinsiyet rollerinin en kaygan olduğu dünya başkentine gidiyor. Berlin aynı zamanda erkekliğin yitirildiği ve inanılmaz liberal bir cinsiyet anlayışının başkenti. Tabii bu özgürlüğünün faturasını Nazi Almanyası ile ödüyor Almanlar. Faşizm ve Alman nazizmi bu yitirilmiş erkekliği geri getirme çabasından başka bir şey değildi. Berlin'e gidiyor ve sergide dolanırken o meşhur tabloyu görüyor. Babasının oğlu, babasının sanatını devam ettirmek için, üstün Alman kalitesiyle zanaatini öğrensin ve geri dönüp babasından fabrikayı devralsın diye gittiği yerde zanaat öğrenmek yerine annesizlikten o Madonna tablosuna sarıyor. Kürk ilksel bir şey ve avcılık-toplayıcılık dönemini hatırlatır. Freud'a göre annenin cinsel organının Ödipal erkekteki ilk intibasıdır. Sabahattin Ali kitabın da ismi olan Kürk Mantolu Madonna ismini Rönesans dönemi
Kürk Mantolu MadonnaSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2025376,7bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Özgürlüğün ve Sorumluluğun Arasında
7/10
·182 syf.··
2026 537. kitabı
Kadının Adı Yok, Türkiye’de kadın hareketi ve feminist edebiyat açısından en çok tartışılan eserlerden biridir. Duygu Asena, bu romanda toplumun kadınlara biçtiği rolleri, evlilik kurumundaki eşitsizlikleri, kadınların eğitimli olsalar bile maruz kaldıkları baskıları ve kendi kimliklerini arama süreçlerini anlatır. Kitabın yayımlandığı dönemde yarattığı etki, yalnızca edebi yönünden değil, kadınların gündelik hayatta yaşadıkları sorunları görünür kılması açısından da önemlidir. Bu nedenle eser, Türkiye’de feminizmin geniş kitleler tarafından tartışılmasına katkı sağlamış ve önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Romanın merkezindeki kadın karakter, çocukluğundan yetişkinliğine kadar birçok toplumsal baskıyla karşılaşır. Kadın olmanın getirdiği beklentiler, evlilik, annelik, ekonomik bağımsızlık ve bireysel özgürlük gibi konular üzerinden kendi varlığını sorgular. Kitap, özellikle “kadının önce insan olarak görülmesi” gerektiği fikrini güçlü biçimde savunur. Feminizm açısından bakıldığında eserin verdiği temel mesajlardan biri, kadınların erkeklerle hukuksal ve toplumsal haklar bakımından eşit olması gerektiğidir. Ben de bu yönünü değerli buluyorum. Kadınların eğitim hakkı, çalışma hakkı, seçme ve seçilme hakkı gibi temel özgürlüklere sahip olması; aynı işi yapan kadın ve erkeğin aynı ücreti alabilmesi gibi kazanımlar son derece önemlidir. Feminizmin kadınların sahip olamadıkları hakları elde etmeleri için ortaya çıkmış bir hareket olması nedeniyle bu yönünü destekliyorum. Feminizmi erkek düşmanlığı olarak görmek de doğru değildir; özünde amaç kadınların insan olarak hak ettikleri değeri ve fırsat eşitliğini elde etmeleridir. Bununla birlikte, feminist düşüncenin her görüşünü aynı ölçüde benimsediğimi söyleyemem. Hukuksal anlamda kadın ve erkeğin eşit
Kadının Adı YokDuygu Asena · Doğan Kitap · 20268,1bin okunma
Dünün Öncülerinden Yarının Kadınlarına Bir Çağrı
10/10
·200 syf.··
2026 63. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2026 15:53
Kadınlar Cumhuriyeti Bu kitap, sadece geçmişe bakıp gururlanacağımız bir nostalji albümü değil. Aksine, bugünün ve yarının kadınlarına verilmiş çok güçlü bir manifestodur. Yüzyıl önce, seçme ve seçilme hakkının bile hayal olduğu, kadının adının silinmek istendiği bir coğrafyada bu başarıldıysa; içinde bulunduğumuz bu yeni yüzyılda kadınların başaramayacağı hiçbir şey yoktur. "Kendi içindeki gücü fark eden bir kadının karşısında durabilecek hiçbir engel, kazanamayacağı hiçbir mücadele yoktur." Cumhuriyetimizin 100. yılını geride bırakırken, tarihin sadece savaş meydanlarında ya da resmi belgelerde yazılmadığını, asıl mücadelenin hayatın tam ortasında, var olma savaşı veren kadınlar tarafından ilmek ilmek dokunduğunu hatırlatan muazzam bir eser duruyor karşımızda: Özlem Özdemir’in kaleme aldığı Kadınlar Cumhuriyeti. Kitap, Osmanlı’nın son döneminin o en buhranlı, en zorlu günlerinde, toplumsal baskıların ve imkânsızlıkların gölgesinde kendi içlerindeki gücü keşfeden kadınların hikâyesini anlatıyor. Dönemin şartları düşünüldüğünde "asla başarılamaz" denilen ne varsa, tek tek nasıl başarıldığına şahitlik ediyoruz. İlk kadın jinekolog, ilk kadın veteriner, ilk kadın doktor... Onlar sadece birer meslek sahibi olmadılar; kendilerinden sonra gelecek nesillerin yürüyebilmesi için kapkaranlık bir devirde meşale yaktılar Kitabı okurken şu gerçek zihninize kazınıyor: Bunlar bizim bir kitap sayfasında, bir belgeselde gözümüzle gördüklerimiz, adını duyduklarımız... Ya gözle görmediğimiz, ismi tarihin satır aralarında kaybolup gitmiş nice kadınlar? Onlar da kendi cephelerinde, kendi hayatlarında içlerindeki o muazzam gücü fark ederek sessiz sedasız devrimler yaptılar. Kadınlar Cumhuriyeti, Cumhuriyetimizin şanına ve 100. yılına çok yakışan, her kadının başucunda bulundurması gereken bir
Alıntı
Kadınlar CumhuriyetiÖzlem Özdemir · Doğan Kitap · 2023154 okunma
İçimde yaşamaya devam edeceksin…
Puan vermedi·430 syf.··
2026 13. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 23:23
Kimi kitaplar okunur ve biter, kimi kitaplar ise insanın içinde yaşamaya devam eder. Kitabı bitirdiğimde yalnızca Meryem ve Leyla’nın hikâyesini değil, kadın olmanın, insan olmanın ve özgürlüğün değerini de yeniden düşünmeye başladım. Roman, Afganistan’da savaşın, yoksulluğun ve baskının gölgesinde yaşayan iki kadının hayatını anlatır. Ancak bu eser yalnızca bir savaş romanı değildir; aynı zamanda kadınların maruz kaldığı eşitsizliklerin, değersizleştirilmelerinin ve buna rağmen ayakta kalma mücadelelerinin hikâyesidir. Kitap boyunca kadınların eğitimden, seçim hakkından, çalışma hayatından ve hatta en temel insan haklarından mahrum bırakılmasına tanık oluyoruz. Erkek egemen düzenin kadınları susturmaya, küçültmeye ve yalnızlaştırmaya çalışması insanın içini acıtıyor. Beni en çok etkileyen noktalardan biri, kadınları ezen bu karanlık düzenin içinde kadınların birbirine ışık olmasıydı. Meryem ve Leyla’nın ilişkisi, kan bağı olmadan da gerçek bir aile olunabileceğini gösteriyor. Bu kitapta kadını kurtaran yine bir başka kadın oluyor. Dayanışmanın, sevginin ve fedakârlığın insanı nasıl yeniden ayağa kaldırabileceğini görüyoruz. Roman boyunca insanın değer gördüğü yerde nasıl güzelleştiğini, sevildiği yerde nasıl güçlendiğini fark ediyoruz. Sürekli aşağılanan, hor görülen ve yok sayılan insanların zamanla nasıl solduğunu; buna karşılık sevgi ve saygı gördüklerinde nasıl yeniden filizlendiklerini görmek oldukça etkileyiciydi. Kitap, insan ruhunun ne kadar güçlü olduğunu gösterirken aynı zamanda sevginin bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu da hatırlatıyor. Bin Muhteşem Güneş beni hem çok üzdü hem de çok şaşırttı. Sayfalar ilerledikçe öfkelendiğim, gözlerimin dolduğu ve uzun süre düşündüğüm birçok bölüm oldu. Ancak aynı zamanda sahip olduğum haklar için şükretmeme
1000Kitap
Bin Muhteşem GüneşKhaled Hosseini · Everest Yayınları · 2026119,6bin okunma
Puan vermedi·200 syf.··
2026 47. kitabı
“Sufrajet; 20. yüzyıl başlarında (özellikle Birleşik Krallık ve ABD'de) kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesi için mücadele eden radikal ve aktivist kadınlara verilen isimdir.” Osmanlı vatandaşı Rum bir kadın olan Demetra Vaka, bir dönem Amerika da yaşadıktan sonra doğduğu topraklar olan İstanbul’a kısa bir ziyarette bulunuyor. Bu ziyaret sırasında Müslüman Türk arkadaşları ile görüşüyor. Onlarda misafir oluyor. Bizde bu kadınların ağzından kedi hayat hikayelerini dinliyoruz. Bu hikayelerin her biri bize Osmanlı kadınlarının yaşam biçimlerini, düşünce yapılarını, eğitimlerini, hırslarını, kültürel gelişimlerini gösteriyor. Dönemin düşünce yapısını anlatan Demetra’nın bazı yerlerde Osmanlı kadınını eleştiren ve küçük gören bazı yerlerde ise onları yücelten anlatımına şahit oluyoruz. Osmanlı kadınlarının gizli örgütler kurarak hak ve eşitlik arayışı içinde oluşlarını okuyoruz. Burada Avrupalı özellikle Fransız yazarların etkisinde kaldıklarını görüyoruz. Demetra Osmanlı tebaası olsa da kendini bizden görmüyor. Uzun yıllar burada yaşamasına, çok sevdiği arkadaşları, saygı duyduğu insanlar olmasına rağmen asla kendini Osmanlı kadınları ile bir tutmuyor. Kendini batılı Osmanlı kadınlarını ise şarklı olarak aktarıyor. Kitabı okurken bir ikileme düşüyorsunuz. Önsöz bizi bu konu da zaten uyarıyor. İyi ki önsözü okumuşum. Çok açıklayıcı olmuş. Ben kitabı çok sevdim. Osmanlıda sadece sarayda harem olmadığını, dönemin paşalarının da kendine ait haremleri olduğunu, bu haremdeki kadınların hayatları masalsı bir dille anlatılmış.
Haremli SufrajetlerDemetra Vaka · Pinhan Yayıncılık · 202523 okunma