"Kötüde iyiyi, en koyu karanlıklarda lambayı gören iyimserim ben. İnanan, gülen, sevenim ben."
Borchert, henüz 20 yaşındayken II. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kalmış, yine bu savaş sırasında hastalanmasına rağmen tedavi edilmeyip rahatsızlığı ilerleyen, hapsedilen; savaş sonrası memleketine dönüşünde ise kendi ile birlikte emrinde ölen 11 askerin yükünü de omuzlarında taşıyan, kendiyle birlikte getiren ve ne yazık ki daha 26 yaşında, eserlerinde okura her ne kadar asker yönünü aktarsa da, kendi tiyatro oyunlarına şahit olamadan vefat eden bir şair, oyun ve öykü yazarıydı aslında.
Aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, şehirlerin yıkılması, ailelerin dağılması ve savaş travmaları ile şekillenmiş bir edebiyat türü olan Yıkım Edebiyatı'nın en tanınmış yazarlarından biridir. Bu eserinde de savaş ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının başlıca sebebi bu aslında.
"Herkes birdenbire gerçeği söylemeye kalkışsaydı halimiz neye varırdı? Bugün gerçeğin birazını bile öğrenmek isteyen var mı? Ha? Var mı?"
İlk sayfadan son sayfaya kadar, kitap boyunca bir adamın, Borchet'ın bedenen olmasa bile ruhen ölümüne, hayatının günbegün çürüyüşüne tanık oluyoruz. İnsanın içini hoş eden, gıdıklayan değil; çimdikleyen, savaş sesleri devam ederken yazılmış bu eseri gerçekleri görmek, duymak istemeyenlere, savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, Tanrı'ya, hayata isyan eden Borchert'ı okuyoruz. Okuyun, okutun diyorum ve daha fazla uzatmadan kaçıyorum.