📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Romanın en belirgin özelliği paralel uzayıp giden iki farklı konu üzerine yazılmış olmasıdır. Sizin de bildiğiniz gibi bunlardan biri Martin Luther King'in katili James Earl Ray'in A.B.D'den kaçması Lizbon'a gelişi diğeri de katilin izini süren yazarın kendisiyle ilgili süreci sorgulaması ve bu süreçte otobiyografik öğelere yer vermesidir.
Gerçek ve gerçek olmayanı ya da henüz gerçekleşmemiş (kendisiyle ilgili kısım) olanı diyelim ustalıkla harmanlanmış yazar. Aslında seçtiği gerçek olay konusunda oldukça cesur davranmış ve kitabı ilginç kılan da bence bu detay. Arka kapak yazısına baktığımda açıkcası böyle bir kurgu okuyacağımı hiç tahmin etmemiştim.
Yazar iki kaçış öyküsü ortaya koyarken konuyu grift hale o kadar ustalıkla getirmiş ki kaçanlardan biri katil diğeri ise kendisi olup biri fiziki kaçış diğeri düşünsel kaçış iken bunu başarıyla anlatmak, kurgulamak daha önce de belirttigim gibi kolay olmasa gerek.
Benim dikkatimi çeken konulardan biri de İspanyol yazar Molina'nın Doğu kültürüne bakış açısı fazlasıyla Avrupa merkezliydi ve mesafeliydi. Asya / Afrika müziğinden ya da birçok Avrupalı yazarın kitap kurgularken feyz aldığı "Binbir Gece Masalları" ndan bahsederken tek düzelikten, sürüp gitmekten bahsediyor. Bunu belirtmek için de bir alıntı yapmak istiyorum :
(sayfa 257'de) Diyor ki "Gerçek hikâyeler, melodinin sürekli tekrarlandığı şu Afrika ya da Asya müziklerine benzer ve hiç yorulmadan, büyük çeşitlilikler göstermeden saatlerce, günler, geceler boyunca nehirler gibi düzeni, başı sonu belli olmayan "Binbir Gece Masalları" gibi akıp giderler.
"Ama kurmaca, Avrupa müziği gibi sınırları olan bir sanattır. Başlayan şeyin bir sonu olması gerekir."
Sonuç olarak gerçek ve kurgu arasında gidip gelen güzel bir roman okudum.
Ataol Behramoğlu'nun bir ömür boyu emek verdiği çalışması olduğu söylenen ve geçtiğimiz Şubat ayında yayımlanan "11.Yüzyıldan 21.Yüzyıla Rus Edebiyatı Tarihi" kitabından, eser hakkındaki düşüncelerime destek olması amacıyla yararlandığımı hemen belirteyim.
Behramoğlu kitabın 462.sayfasında diyor ki;
"Bunin başlangıçta simgeci akıma yakın olmakla birlikte daha çok izlenimci öğelerin ağır bastığı ve 19. yüzyıl Rus lirizminin, örneğin Tyutçev'in izinde bir şairdir denebilir. Günbatımı, gece, mevsimlerden özellikle sonbahar, yalnızlık, yaşamın geçiciliği; renkleri, sesleri ve kokularıyla doğa, aşk Bunin liriğinin belli başlı temalardır."
Bizler de zaten her satırda bunun örneklerini okuduk.
Yine aynı kitapta, Sovyet şairi Aleksandr Tvardovski'nin yazara dair şöyle dediği belirtilmektedir: "Bunin betimlerinin detaylarında ve ayrıntılarında son derece somut ve kesindi. Örneğin, bazı çağdaş yazarlar gibi, biri dinlenmek için ağacın altına oturdu ya da dinlenmek için uzandı demez. Bu ağacın adını mutlaka söyler, tıpkı öyküde ötüşü ya da kanat çırpışının sesi duyulan kuşun adını söylediği gibi."
Okuduğumuz kitaptan buna dair bir örnek sayfa 213'te dikkatimi çekmişti. Sizinle de paylaşayım : "Gündoğusu uzaklarda pembe pembe yanıyordu; havada, yalnızca baharın ilk günlerinde bozkırda duyulan serinlik ve tazelik vardı; dışarıdaki sessizliğin içinde göremediğim tarlakuşları bahar havasına uygun neşeyle ötüyorlardı."
Alıntılarla başladığım değerlendirmeme kendi tespitlerimi de ilave ederek sözü fazla uzatmayayım.
Duyguların ön planda olduğu kısmen otobiyografik olduğu belirtilen bu eserde, içsel endişelerin, gelgitlerin, çocukluktan ergenliğe geçişteki yaşanan duygu durumlarının çoğu zaman şiirsel anlatımı okuru tam anlamıyla satırlara bağlıyor. Duygulara eşlik eden Rusya'nın