Muhasebe servisine geldiği zaman ağa, saat dokuz buçuğu gösteriyordu.
Okumuş insanları huzuruna alıp, onlarla alay etmeye, maaş verdiği memurlardan mutlak bir saygı görmeye bayılırdı. İlle doktor, mühendis, avukat gibi imrenmeyle karışık bir kıskançlık duyduğu kimselere karşı çok daha sertti. Şurda burda lafı gelince, hemen taşı gediğine koyuverirdi: "... Tohtur oldular, mehendis oldular, abukat oldular da ne?" Derdi , "huzuruma vardılar mı, el öfelemiyorlar mı?"
Bu müthiş itiraflardan sonra herkeste bir vicdan rahatlığı hasıl oldu. İnsanlığın selamet ve saadetinin böyle kardeşlik ve tam eşitlikte olduğu anlaşıldı. İnsanlar neden şimdiye kadar bu büyük hakikati idrak etmeyerek varlıklarını sürdürmeyi birbirlerine karşı düşmanlıkta, savaşmakta, kan dökmekte görmek gibi yanlış bir yola gitmişler? Medeniyetin, yetkinleşme fikrinin gayesi birbirini öldürmeye uğraşmak mıdır? Yoksa umumi kardeşliğin kurulmasına çare aramak mı ? Neden insan öldürmek tekniğinde en usta olan, savaş âletleri en mükemmel bulunan milletler en medeni, en gelişmiş sayılıyor? Düşünülse hunharlık bakımından bugünkü gelişmiş insanların mağaralarda, taş kovuklarında adeta inlerde mekan tutup da üzerlerine saldırdıkları avlarını tırnaklarıyla, dişleriyle paralayarak yiyen vahşi atalarından çok farkları yok...
"Bu âna kadar şahit olduğumuz numunelere bakınca 'hak'kı kuvvetin doğurduğu anlaşılıyor. Kuvvetli olan haklı oluyor. O derecede ki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan dağıtıyor. Kuvvetlinin görüşü hak oluyor. Bir zayıf kuvvetlinin görüşünü hak olarak kabul etmek mecburiyetinde bulundukça hürriyet, adalet yerleşmiş olamaz. O kuvveti imkân derecesinde herkese dağıtmanın yolunu bulmalıdır."