Geçen yıl Godard benden, o zamanlar adı Sauve qui peut (la vie) (Kaçan Kurtulur [Hayat]) olan bir filminin kısa bir sekansında oynamamı istemişti. Ben oynamak değil ama, onunla kısa bir söyleşi yapmak istedim. Bunun üzerine beni çağırdı, 79 Ekiminde oluyor bu, gittim Lozan'daydı görüşme; görüşme yerinin ve saatinin, her şeyin ayarlandığını söyledi. Beni bir okula götürdü; teneffüsün ya da derslerin başlama saatiydi, unuttum, öğrencilerin inip çıktığı tahta bir merdivenin altındaydık. Söyleyişi yaptık. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. O da benim söylediklerimden bir şey anlamıyordu; bunun nedeni sadece okulun o cehennemi andıran gürültüsü değildi; neyse, bundan bir söyleşi çıktı. Sonunda güldü ve: ''Bu yerde konuşmak için seni kaldırıp ta Paris'lerden buralara getirdim, düşünsene,'' dedi. Sonra birbirimizi daha iyi tanıdık galiba, ona karşı büyük bir dostluk besliyordum. Galiba o zamana kadar onunla benim, sinemayla ilgili sorunlarımız birbirinin tersiydi, özellikle metin görüntü ilişkisi konusunda. Ama kim bilir, belki de değildir, bu onun ne diyeceğine bağlı, bir şey diyecek olursa... Okuldan sonra bir arabanın içinde, ama şehirde dolaşan, giden bir arabanın içinde, kayıt yaptık. Bandı dinledim. Söylediklerimiz galiba zaman zaman, kırmızı ışıklarda, bayağı anlaşılıyor. Ayrıca Lozan'ın bir binadan öbürüne uzanan üst geçitleri hakkında da ilginç şeyler vardı yanılmıyorsam. Ben bunların güzel olduğunu söyledim. O da bu geçitlerden çok atlayan olduğunu söyledi. Sanki intihar etmek için mahpus yapılmış, dedim. Evet, dedi.