"YARIN ÇOK UZAKTI"
"En kötüsü de geliyorum diye bağıran şeyleri göremeyen ve ağır bedeller ödemek durumunda kalan bu çocukları çaresizce seyretmekti. Tecrübe yaşanarak kazanılıyordu. Anlatmakla olmuyordu..."
Zaman… Herkesin dilinde bir ilaçtır o. Acıları dindirir, yaraları sarar, geçmeyen her şeyin ilacıdır derler. Peki ya zaman ilaç değil de hastalıksa? Ya her tik takla biraz daha kayboluyorsak kendimizden?
Zaman değişir, mekânlar değişir, insanlar değişir ama iyileştirmez, belki alıştırır çokça.
Kaçımız fark ettik ki zamanın geçtiğini ama yaraların durduğunu? İyileşmek diye bir şey yok belki de; sadece acıyla yan yana durmayı öğrenmek var. O acı artık canını yakmaz olana kadar beklemek değil, onunla aynı odada nefes almayı başarmak.
Doksanlı yılların İstanbul'u... Şehrin en hızlı dönüştüğü, eskiyle yeninin çarpıştığı, insanların bir yandan geçmişe tutunup bir yandan geleceğe koştuğu yıllar. Tam da bir kadının iç dünyası gibi: Ne tam burada, ne tam orada. Ne tam geçmişte, ne tam gelecekte. Sürekli bir arafta salınan.
Kitabın içindeki kadın anlatıcı... Aslında o, hepimiz değil miyiz? Geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan, kaybettiklerinin muhasebesini yapan, hatıraların içinde kaybolan herkes. Büyük bir tutkuyla yaşadığı ama kaybettiği aşkı anlatırken, aslında kendini anlatıyor. Çünkü her aşk hikâyesi, biraz da anlatanın hikâyesidir.
O dönemin hatıralarını yaşıyoruz âdeta. İnsanlar gider ama hatıralar kalır. Eski mekânlar, sokaklar, şarkılar, kokular... Bir anda geçmişin bir anına fırlatır insanı. Bir kahve kokusu, bir yağmur sonrası toprak kokusu, bir pasajın loş ışığı... Ve işte o an, yıllardır unuttuğunu sandığın her şey yeniden canlanır. Doksanların İstanbul'unda bir kadın... Tünel'de bir kafede otururken, Kadıköy rıhtımında vapur beklerken, Beyoğlu'nda bir pasajda