Başımıza gelen veyahut dünyanın bizden uzak her hangi bir yerinde de olsa yaşanılan trajedi, felaket, elem verici vb. durumlarda hepimiz biraz ölüyor ve dünyamız daha küçük bir yere dönüşüyor çünkü yaşamın, kontrollerimiz dışında tehlikelerle dolu olduğunu öğreniyoruz. Bu durum bizlerde düşünsel olarak daha çok korku, ruhsal olarak daha çok çaresizlik,endişe ve devinimsel olarak daha çok pasiflik yaratıyor. İşte bu durumda, küçülen dünyamızda, sınırların da daralmasıyla fark etme yeteneğimiz artıyor, görüş açış alanımızın yakınlaşmasıyla kör noktalarımız azalıyor ve ufkumuzu genişletme “kendi yaşamımızın anlamını sorgulama” fırsatı doğuyor. İşte tam bu noktada korku, endişe, çaresizlik vb. duygularla dünyamız daha küçük, biz daha küçük ama daha özgür oluyoruz. Çünkü insan bir kez yaşıyor, ondan sonrası o anı canlandırmaktan başka bir işe yaramıyor; bir kez ihanete uğruyor, bir kez terk ediliyor, bir kez bir şaşırıyor, bir kez korkuyor, bir kez ağlıyor hatta bir kez gülüyor tıpkı tekraren duyduğu fıkraya ikinci kez gülememesi gibi, vb. Sonrakiler birer çağrışım sadece. Artık ne güzelliklerle şımaracak ne de zorluklarla yılacak kadar çaresiz, umutsuz ve toy değilsindir. Ne bir kez doğuyor ne de bir kez ölüyorsundur artık. Her ne yaşanılırsa yaşansın sen, var olmaya devam eden ölümsüz, yaşanılanların karşısında takındığın tutumlarla defaatle doğan… Nihayetinde önemli olan durumlar değil, fark edebildiğin üzere(!!) ve ölçüde(!!) bütün kudretlerin ötesindeki ruhunda yapacağın değişimlerdir fark yaratacak olan.
Eski bir hikayeye göre, Dresden’in bombalanmasının ardında enkazda çalışan üç adama ne yaptığı sorulmuş. Biri “Ekmek parası kazanıyorum.”, diğeri “Taşları kaldırıyorum.”, üçüncüsü ise “Bir katedrali yeniden inşa ediyorum!” demiş. Üç kişiden sadece biri yaptığı