Elveda Gülsarı’nın inceleme yazmakta zorlanacağım bir eser olduğunu düşünüyorum. Bunun farklı sebepleri var. Mesela, hakkında o kadar çok şey söylemek istiyor ve biliyorum ki, bütün bunların bir yazıya sığması mümkün değil. Bunun dışında, benim için çok fazla duygu yoğunluğuna sebep olan bir yazarın eseri olması da önemli. Zira benim nezdimde, tamamen izafi olarak, yeryüzünün gelmiş geçmiş bütün yazarları bir tarafa, Cengiz Aytmatov bir tarafadır…
Elveda Gülsarı’yı bu ikinci okuyuşumdu. İlkini 1998 yılında, henüz bir üniversite öğrencisi iken yapmıştım. Aradan yıllar geçti; bir delikanlıdan kırk yaşında bir adama evrildim. Dahası o zamanki iyimserliğimden, mutluluğumdan eser yok, hayat benim için sevimsiz bir hal aldı. Ancak bendeki bu köklü değişime rağmen aradan geçen yirmi bir yıl içinde Elveda Gülsarı hakkındaki beğenilerimin değişmediğini, üstelik daha arttığını gördüm.
Elveda Gülsarı, Aytmatov’un 1960’ların sonlarında yazdığı bir eseridir. Artık yazarlığının olgunluk dönemine giren büyük usta, şahane bir esere imza atmıştır. Romanda, bir Aytmatov eserinin pek çok klasiğini görebilmekteyiz. Mesela hikaye geri dönüşlerle anlatılır. Hikayenin kahramanlarından birisi bir hayvandır. Yine bir Kırgız masalına yer verilmiştir. Semboller üzerinden sistem eleştirisi vardır…
Romana artık ihtiyarlamış olan Tanabay ile bir at olan Gülsarı’nın güç bela ilerledikleri sahne ile başlıyoruz. Esas zamanda yaklaşık 5-6 saatlik bir süre geçerken, Tanabay, çok sevdiği atının ki, maalesef kolhoz uygulaması ve komünizm yüzünden at onun değil, devletindir, son anlarında geri dönüşlerle geçmişi hatırlar. Bu hatıraların çoğunda bir zamanların efsane atı olan ve adı dillerden dillere dolaşan Gülsarı da vardır.
Gülsarı, daha yaşına bile girmeden Tanabay’a emanet edilmiş, yorga bir attır.