Abdülkadir Damulla Doğu Türkistan'ın önde gelen ulemâ ve umerâsının hazır bulunduğu bir mecliste yaptığı tarihi konuşmada yaklaşan büyük tehlikeye karşı neler yapılması gerektiğini şöyle ifade etmişti:
“Ben buraya herhangi birinizi kınamak, ayıplamak ya da tenkid etmek için çıkmadım. Ümmetimizin yarını, milletimizin istikbali için buradayım. Etrafımız ateş çemberi iken ulemâ olarak biz rahat içinde olamayız, Ümmet'ten bihaber yaşayamayız. Bu hâle razı değilim, sessiz kalamam. Milletimiz sefalet ve cehalet içinde kıvranırken bizler keyif süremeyiz. Bu bir felakettir. Bu keyif, saadetin değil, büyük bir işgalin habercisidir. Nasıl olur da vicdan sahibi bir mümin bu hâl karşısında hiçbir şey yapmadan durabilir; bu mecliste toplanan âlimler, kadılar, hocalar bu izmihlal karşında dilsiz, sağır ve kör olabilir.
Efendiler! Şunu iyi biliniz ki vatanın ve milletin derdiyle dertlenmek, millet için çabalamak bu sofrada oturan herkese farzdır. Bilhassa millet için üsve-i hasene olmayan, yüreğinde onun acısını taşımayan, sorunlarına çözüm aramayan hocalar şunu iyi bilsin ki okuduğu kitaplara, aldığı eğitime ihanet etmiştir. Bizler, muhâcir olduk, yıllarca gurbette ilim tahsili yaptık. Neden? Milletimizi karanlıktan aydınlığa, cehaletten ilme taşımak için değil mi?! Kimimiz kadı, kimimiz de müderris gibi ünvanlara sahip oldu. Milletin saygısına ve ihtiramına muvaffak olduk. Bütün bunlardan sonra bizler hizmetten geri durur, halkın karanlığa gömülmesine göz yumar, dünyevi arzularımızın peşinde koşarsak, yarın Allahın # huzurunda Cennet yolu olan Tarikat-ı Muhammediyye'ye ihanet etmiş hainlerden başka hiçbir vasfımız olmaz.
Efendiler! Sokaklarımızda Ümmet-i Muhammed'in istikbali olan yetim çocukların her geçen gün sayısı artarken hangi vicdan kendi rahatını düşünebilir?! Onların