İyi ki dışarıdaydı, iyi ki üşümüştü. Yoksa o sesi duyamayacaktı. Adamın biri cami çıkışında soğukta herkesin alacağını umduğu sıcak simit satıyordu. "Sıcccaak simiiiiiiiiit, sıcccaak simiiit!" diye bağırıyor, ara sıra "soğumadan alın, hadi soğumadan..." diye kendince bir dipnot düşüyordu. Öyle ya; simit soğursa, ne alana ne satana faydası olacaktı. Önce kulağına parazit gibi çarpan bu sesin evrensel bir mesajın habercisi olduğunu fark etti.
Buna benzer bir sesi, yüzyıllar öncesinde, bir yaz sıcağında, Bağdat pazarında duyan bir başkası bayılıp düşmüştü. Camiden çıkanlar kendilerini bayıltacak, sendeletecek, tutup yakalarından sarsacak bu gerçeği işitmiyordu.
Bağdat'ın ipek renkli, baharat kokulu, hararetli pazar yerinde bir adam buz satıyordu. Dağ yamaçlarından, gölgeli kuytulardan toplayıp da iki mevsim boyu sakladığı buzları cehennem sıcağında satmaya kalkmak zor işti. Buzu değerli kılan Temmuz sıcağı, bir taraftan da onu eritiyordu. Buz erirse ne satıcıya kalacaktı ne alıcıya. Heba olup gidecekti bu kıştan kalma değerli armağan. Bu yüzden avazı çıktığı kadar bağırıyordu adam: "Sermayesi erimekte olan bu adama yardım edin!"
İnsanın eline hiç beklemediği anda, eşsiz bir sürpriz olarak geçen ömür, zamanın harareti karşısında hızla eriyordu. Her an'ın yanı başında ölüm yalazlanıyor, her günün akşamı tükenişin avuçlarına düşüyordu ömür.
"Soğumadan" satılacak bir simit, ömür. Erimeden müşteri sine teslim edilecek kar tanesi... Yoksa müşterisini bulamayan mallar gibi değerini kaybedecek, sahibinin elinde kalacak, bayatlayacak. İnsan hüsrana düşecek.