Sermayesi buz olan korksun güneşten…
Fahreddin er-Razi, sıcak bir günde birinin pazarda buz sattığını gördü. Tek sermayesi olan buzlarının gözü önünde eridiğini gören adam etrafındakilere şöyle sesleniyordu: "Sermayesi eriyip yok olan bu kişiye ne olur merhamet ediniz!..”
Sermayesi tükenen adam
Bir büyük zat sıcak bir yaz günü pazarın yanından geçerken buz satıcısının sözleri üzerine kendinden geçer. Satıcı, hala Anadolu’nun muhtelif yerlerinde tabii soğuk hava deposu olarak kullanılanlara benzer bir mağaradan buz parçalarını kendir çuvalın içerisinde pazara getirip satıyormuş. Sıcak günde kendire sarılı buz parçaları erimeye başladığı için de; “Sermayesi tükenen adama yardım edin.” diye bağırıyormuş. İşte bu sözleri duyan o büyük insan bayılmış. Etrafında olan talebeleri ve sevenleri telaşlanmışlar. Bir müddet sonra ayılıp kendine gelince merakla sormuşlar: “Efendim, hasta mısınız? Neyiniz var?” O da benzer bir merak ve şaşkınlıkla: “Buz satıcısının sözlerini duymadınız mı?” sorusuyla karşılık vermiş. Pazarda ürününü satmaya çalışan o kadar satıcının içinde buz satıcısının sözleri kimsenin dikkatini çekmemiş. “Buz satıcısının sizi bu kadar etkileyip bayılmanıza sebep olan sözleri neydi?” diye tekrar sormuşlar. “Sermayesi tükenen adama yardım edin!” diyordu. Onun sözlerini duyunca ömür sermayemin dakikasının bile geri gelmeyecek şekilde tükendiğini farkettim.”
Bağdat'ta vaktiyle bir zat buz satarmış. Bir gün buzları satılamayınca haliyle erimeye başlamış. Adam basmış feryadı: "Sermayesi eriyen bu adama yardım edin!" Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bu sözü duyunca ağlamaya başlamış. Sormuşlar, "Benim hayat sermayem olan ömrüm de böyle her gün eriyor ama şu adam gibi feryad edemiyorum, ona ağlıyorum." demiş. İnsanın sermayesi günbegün eriyor, ömrü bitiyor. "Ömür bahçesinin gülü solmadan, uyan gel gözlerim gafletten uyan/Ecel bir gün bize haydi demeden, uyan gel gözlerim gafletten uyan." deyip bir an evvel uyanmak lazım. •iktibâs
Alıntı
Ömür Sermayemiz Tükenmeden!
Sermayesi buz olan adamın hikayesini bilirsiniz. Hani şu “Sermayesi tükenmekte olan şu adama yardım edin!” diye bağıran adam. Evet ömür sermayemiz her geçen gün azalıyor. Bugün itibariyle Ramazan’ın yaklaşık %15’i geride kalmış olacak. Böyle düşününce gayet hızlı geçiyor değil mi? %15’lik kısmın hakkını verdiysek ne ala. Ama hala Ramazan ayı içerisindeyiz. Bunu şunun için söylüyorum. İlk birkaç gün şevke gelip teravih namazlarını kılıyoruz. Belki daha gayretliyiz ama sonradan bu durum düşüş göstermeye başlıyor. Bu noktada kendimize bazı hatırlatmalar yapmak gerekiyor. Hani hep denir ya, bir daha erişeceğimiz meçhul diye. 2 yıl önceki Ramazan babamın son Ramazanıydı. Belki de bu Ramazan bizim son Ramazan’ımız. Seneye rabbim ömür verir de yaşarsak tanıdıklarımızdan bazılarının artık hayatta olmadıklarına şahitlik edeceğiz. Yada insanlar bizim ölümümüze şahitlik edecekler. Hal böyleyken, rabbimize tertemiz bir şekilde ulaşma fırsatı işte bu aydadır. Teravihi ayrı orucu ayrı kefaret olur günahlarımıza. Hakkını veren tertemiz çıkıverir yarına. Zaman içerisinde heyecanımız azalıp ibadetlere karşı atalet gösterdiğimizde bunları hatırlatalım kendimize. Bir şekilde akşam oluyor, herkes gücü nisbetince dolduruyor heybesini. İnsan kazandıklarını görünce yoruldukları gözüne gözükmez. İşte bu ay kazandıklarımıza, kazanacaklarımıza odaklanma ayı. Maneviyatımıza ağırlık verme, nefsimizi terbiye etme ayı. Nefsime yaptığım hatırlatmaları sizinle paylaşmak istedim. Rabbim gayretimizi artırsın. İhlaslı kullarından eylesin. Dua eder dua beklerim.
Ramazan
İnsan ömrüyle ilgili Fahreddin Er-Râzî, Asr sûresini tefsir ederken insanı güneşli bir havada pazarda buz satan adama benzetiyor. Sermayesi buz olan bu adam çok hızlı davranmalı çünkü geçen her saniye onun aleyhine olacak, sermayesi olan buzu satamazsa zarar edecektir. Ve tefsirine şöyle devam ediyor Râzî: "İşte böyle de insana verilen ömür, güneşin altında buz gibi hızlı bir şekilde erimektedir. Eğer ömrü ziyan eder veya yanlış yere harcarsa; işte bu insanın hüsranına sebep olur." (Mefâtihu'l-Gayb)
Din
Sermayesi Azalan Ömür
İyi ki dışarıdaydı, iyi ki üşümüştü. Yoksa o sesi duyamayacaktı. Adamın biri cami çıkışında soğukta herkesin alacağını umduğu sıcak simit satıyordu. "Sıcccaak simiiiiiiiiit, sıcccaak simiiit!" diye bağırıyor, ara sıra "soğumadan alın, hadi soğumadan..." diye kendince bir dipnot düşüyordu. Öyle ya; simit soğursa, ne alana ne satana faydası olacaktı. Önce kulağına parazit gibi çarpan bu sesin evrensel bir mesajın habercisi olduğunu fark etti. Buna benzer bir sesi, yüzyıllar öncesinde, bir yaz sıcağında, Bağdat pazarında duyan bir başkası bayılıp düşmüştü. Camiden çıkanlar kendilerini bayıltacak, sendeletecek, tutup yakalarından sarsacak bu gerçeği işitmiyordu. Bağdat'ın ipek renkli, baharat kokulu, hararetli pazar yerinde bir adam buz satıyordu. Dağ yamaçlarından, gölgeli kuytulardan toplayıp da iki mevsim boyu sakladığı buzları cehennem sıcağında satmaya kalkmak zor işti. Buzu değerli kılan Temmuz sıcağı, bir taraftan da onu eritiyordu. Buz erirse ne satıcıya kalacaktı ne alıcıya. Heba olup gidecekti bu kıştan kalma değerli armağan. Bu yüzden avazı çıktığı kadar bağırıyordu adam: "Sermayesi erimekte olan bu adama yardım edin!" İnsanın eline hiç beklemediği anda, eşsiz bir sürpriz olarak geçen ömür, zamanın harareti karşısında hızla eriyordu. Her an'ın yanı başında ölüm yalazlanıyor, her günün akşamı tükenişin avuçlarına düşüyordu ömür. "Soğumadan" satılacak bir simit, ömür. Erimeden müşteri sine teslim edilecek kar tanesi... Yoksa müşterisini bulamayan mallar gibi değerini kaybedecek, sahibinin elinde kalacak, bayatlayacak. İnsan hüsrana düşecek.
Sayfa 102·Kitabı okudu