Kitabın ilk yarısında; 20. Yüzyılın başlarında Don kıyısında buldum kendimi. Karakterler öyle gerçek, tasvirler öyle güzel resmedilmiş ki okurken ben de sanki köyün bir sakini oldum. Don Kazaklarının günlük hayatına, gelenek göreneklerine, düğünlerine misafir oldum. Kışın üzeri buz tutmuş Don kıyısında hayale daldım, yazın sıcağında esen rüzgarla serinledim. Onlarla heyecanlandım, onlarla üzüldüm...
Sonra savaş başladı... 1. Dünya Savaşı... Okullarda tarih kitaplarında anlatılan görkemli savaşların, zaferlerin, bir cümle ile geçiştirilen yenilgilerin iç yüzünü yakından gördüm. Savaştan galip de çıksan, mağlup da olsan halk kaybediyor, çok şey kaybediyor bir kez daha anladım. Savaşın rezilliğini, insanların nasıl yok yere telef olduğunu çok akıcı bir kurgu içinde çok başarılı bir şekilde anlatan Şolohov’dan dinledim.
Başlarken beni kurgunun içine bu kadar çekeceğini tahmin etmemiştim. Bir solukta bitti. Diğer ciltleri de arayı çok açmadan okumak niyetindeyim.