ben sana mecburum, bilemezsin... ama ben zaten direkt attila ilhan'a mecburum orasi kesin. en sevdigim sair yine kalbimi tam on ikiden vurdu. en sevdigim siir bu kitapta olmadigi icin puan kirdim sadece. yoksa muhtesem.
Bu kitap bir kere okunmamalı.Ben ilk okuduğumda ortaokul son sınıftım. O zaman bile bazı cümlelerde hissedecek , kendimle bağlantı kurabilecek bir şeyler bulmuşum.Tekrar okuyacağım boş bir zamanımda ki bazı cümlelerdeki , o dönem farketmediğim gizli hislerle şimdi bağ kurabileyim...Öyle bir kitap işte.Böyle bir şey istetiyor bana.
SimyacıPaulo Coelho · Can Yayınları · 2024246,5bin okunma
İlk okuduğumda lise birinci sınıf öğrencisiydim. Hâlâ, kitaplığımın en sevdiğim eserlerinden biri olma özelliğini koruyor.
Ne zaman sahte kalabalıklardan, maddi çıkar uğruna doğaya, canlılara yaşatılan ıstıraplardan yorulsam sığındığım güvenli liman Bir Çift Yürek kitabı...
Her zaman her şeyin bir yolu vardır, yeter ki mücadele etmekten vazgeçmeyin!
ONCELIKLE SUAN MUTLULUKTAN VE SOKTAN AGLIYORUM O KADAR GUZEL BITTI KI. Bir yandan sonu bana en sevdigim film I Originsden bi seyler hissettirdi..
Birdie'nin buyumesi beni o kadar duygulandirdi ki onun kucuk halini ve Sadie'ye yazdigi seyler asiri tatli seylerdi. Kitaplarda karakterlerin kucuk ve buyuk hallerini okumak en sevdigim olaylardan biri.
Sadie ve Sebastian'in iliskileri de heyecanliydi
Tesaduf olmasi biraz sacma olabilirdi bu yuzden yazarin bagladigi seyler benim bayagi hosuma gitti. Belki de Amanda olecegini hissederek birakmak istedi. Sadie cok olgun bir kadin ve bazi yaptigi hareketlerde tam olarak gercekten bir karakter icindeymisim gibi hissetirdi. Sebastian'in saygi duymasi da guzel bir hareketti. Neyse kitabin sonu cok cok cok guzeldi 🩵 Sonsuz Mutluluklar
"Bazı yerler vardır, insan daha ilk adımını attığında eve gelmiş gibi hisseder."
Merhabalar canlarım
Ben geldim ve bugün sizlere sonbaharın tüm güzelliğini, kahve kokusunu ve küçük kasaba sıcaklığını sayfalarına sığdırmış o kitapla geldim. Laurie Gilmore'dan Pumpkin Spice Kafe ile sizlerleyim.
Jeanie Ellis, Boston'da yaşayan ve yıllardır aynı düzen içerisinde sıkışıp kalmış bir yönetici asistanıdır. Sürekli başkalarının hayatını kolaylaştırırken kendi hayallerini erteleyen Jeanie, teyzesi Dot'un vefatının ardından Dream Harbor kasabasındaki Pumpkin Spice Kafe'yi miras alır. Hayatında ilk kez kendisi için bir karar veren Jeanie her şeyi geride bırakarak bu küçük kasabaya taşınır ve yeni bir başlangıç yapmaya çalışır.
Logan Anders ise Dream Harbor'ın sessiz, huysuz ve insanlarla arasına mesafe koyan çiftçisidir. Geçmişinde yaşadığı olaylar nedeniyle insanlara güvenmekte zorlanan Logan, mümkün olduğunca kendi hâlinde yaşamayı tercih etmektedir. Ancak Jeanie'nin kasabaya gelişiyle birlikte kurduğu düzen yavaş yavaş değişmeye başlar.
Öncelikle kitabın en sevdiğim yanı kesinlikle atmosferi oldu. Yazar öyle güzel bir kasaba yaratmış ki okurken kendimi Dream Harbor'ın sokaklarında yürüyormuş gibi hissettim. Sonbahar yaprakları, sıcak kahveler, kasabanın küçük dükkânları, insanların birbirini tanıması ve o samimi ortam beni kitabın içine çok kolay çekti. (Kitabı okurken sürekli battaniyeye sarılıp yağmurlu bir günde kahve içme isteği geldi. )
Kasaba halkını da çok sevdim. Hazel, Annie, Noah ve diğer yan karakterlerin hikâyeye kattığı sıcaklık bence kitabın en güçlü yanlarından biriydi. Sadece ana karakterleri değil kasabada yaşayan herkesi tanıyor gibi hissettim. (Bazı yan karakterlerin hikâyelerini daha fazla okumayı isterdim açıkçası. )
Jeanie
selamlar herkese!
bugün sizlere İskender Pala’nın Soygun kitabından bahsedeceğim.
Soygun’a büyük bir merakla başladım. kitap, 1826 İstanbul’unda, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından yaşanan çalkantılı dönemde geçiyor. ancak eser yalnızca bir soygun hikâyesi anlatmıyor; bir devrin kapanışına ve insanların bu değişim karşısında verdikleri mücadeleye de tanıklık etmemizi sağlıyor.
yazarın kaleminde en sevdiğim şeylerden biri tarihî atmosferi kurma biçimi. İstanbul sokakları, saray çevresi, dönemin insanları ve gündelik yaşamı öyle canlı aktarılmış ki zaman zaman kendimi olayların geçtiği dönemde yürüyormuş gibi hissettim. tarihî detaylar hikâyenin önüne geçmiyor, aksine kurguya güç katıyor.
kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ise İskender Pala’nın bölümler arasında kullandığı “zincirbend” tekniği oldu. her bölümün son cümlesinin bir sonraki bölümün ilk cümlesiyle devam etmesi romana çok akıcı bir ritim kazandırmış. bu nedenle sayfalar hızla ilerliyor ve merak duygusu hiç kaybolmuyor.
Soygun, dışarıdan bakıldığında bir polisiye roman gibi görünse de aslında hırs, sadakat, güven ve aşk üzerine kurulmuş bir hikâye. özellikle karakterlerin verdikleri ahlaki mücadeleler beni olay örgüsünden daha fazla etkiledi diyebilirim. kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey yalnızca çalınmak istenen mücevher değildi; insanların tutkuları uğruna neleri göze alabilecekleri sorusuydu.
ayrıca romanda eski ile yeninin, geçmiş ile geleceğin çatışmasını da görmek mümkün. bir yandan büyük bir değişimin eşiğinde duran bir imparatorluk, diğer yandan kendi iç savaşlarını yaşayan karakterler var. bu yönüyle kitap yalnızca bir macera ya da polisiye değil, aynı zamanda insan ruhuna dair de pek çok şey söylüyor.
benim için Soygun, tarihî roman ile polisiye kurgunun başarılı bir