• 218 syf.
    ·7 günde·8/10
    A’mak-ı Hayal= Ne ararsan var

    Hatta belki aramadığın bile var. Anka sırtında oradan oraya sürüklenmek, Hindistan’a, Çin’e gitmek, Aristo’yu, Eflatun’u, Sokrates’i görmek, Buda’yla muhabbet etmek istersen bu kitabı okuman yeterli.
    Filibeli Ahmet Hilmi’nin müthiş zekasının ürünü olan kitap, söylenenlere göre Batı’ya giden gençleri tasavvufa, kendi toprağına,hikayesine yakınlaştırmak için yazılmış. Salt bir tasavvuf kitabı, tek yönlü, sıkıcı İslamî bilgiler diye düşünen çok şey kaybeder. Okurken fantastik bir filmi izliyormuş gibi hissettiriyor. Delilerin olduğu kısımlar çok eğlenceliydi.

    Bu kitabı seven Puslu Kıtalar Atlası’nı da sever.
  • Gitmek isteyen insanın kalması için uğraşırsa, kaybeder. Altından kalkamayacağı yükleri tek başına sırtlanırsa, kaybeder. Kendisine vermesi gereken değeri başkalarına verirse, kaybeder. İyi insan kaderidir kaybetmek. Çağımızın hastalığı bu; sevilen gider, kalbini ortaya koyarak seven kaybeder.
  • 312 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Ne zaman yalnızlıktan yakınacak olsam,
    alnımıza Yazılmış bir kader var diyordu herkes.
    Ve oraya ilmek ilmek işlenmiş bir tek adam. Yıllarca gözlerimi yollarda, bırakan kaderime yazılmış o adam.
    Bekledim.
    Bir türlü gelmek bilmese de geldi sonunda.
    Ve nefes aldığım yerde durdu zaman.
    .

    .
    Şahane bir kitap okudum.Kesinlikle şahane!
    Kitabın sonuna gelene kadar asla böyle bir öykü, asla böyle bir son hayal etmedim. Yazarımız o kadar güzel ele almış ki konuyu , fazlasıyla sürükleyecek, fazlasıyla anlam dolu, fazlasıyla duygu yüklüydü. Yüreğim sıkışarak, gözyaşlarım akarak okuduğum bir kitaptı.
    konusuna gelecek olursam;
    Bir yayınevinde çalışan Serra, geçirdiği trafik kazası sonucu hafızasını kaybeder. Hastaneden çıkıp eşi Sinan ile birlikte evlerine gelirler. Zaten kitap okumayı çok seven Serra bu istirahat süresince kendini kitaplarına verir. Bir gün kitaplarının arasından kırmızı kaplı bir kitap bulur. Bir kitap değilde günlüktür aslında bu. Esin ile Hakan’nın aşkını, mücadelesini, birbirileri için yaptıklarını konu alır..
    Kimdir bu Esin?
    Peki ya Hakan?
    Ya da Serra ile ilgisi nedir tüm bu yaşananların?...
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    “Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek niye dünyanın en zor işi? Üstelik çok kısa süren bir çalışmayla bunu kendilerinin de anlaması bu kadar mümkünken?” Şartlanmışlıklar, düşünce ve ruhlarımızdaki prangalar. Görmek istemeyenden daha kör olan var mı?
    Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan öykünün yayınevi Epsilon Yayınları ve yaklaşık 150 sayfa. “Martı Jonathan Livingston”, bir martının kendi sürüsünün alışılagelmiş günlük aktivitelerinden uzaklaşıp kendi yeteneklerinin farkına varma, sınırlarını zorlama, tabulaşmış sürü psikolojisinden ayrılıp özgür olma arayışlarını anlatan bir masal tadında yetişkinlere mesajlar veren ebatı küçük etkisi büyük bir kitap. Farklı olunca sürüden de atılacaksın. İyi kötü sonuçlarına katlanacaksın. Martılar üzerinden insanoğluna seslenmiş yazar. Kaçımız bu cesaretteyiz. Canlılar içerisinde en akıllı olan insanoğlu da bir martı kadar özgür olamaz mı? Kuş beyinli derken artık daha dikkatli söylemeliyiz bence. Kuşlara haksızlık olarak nitelendirebileceğim bir  söz bu. Kargalar cevizi kırmızı ışıkta yere bırakıyor, arabalar üzerinden geçince de gelip yiyor. Bazı kuşlar insanoğlundan akıllı.
    Jonathan Livingston’ın diğer martı arkadaşlarından farkı diğer martılar yemek için uçarken, o sevdiği işi yapmak ve öğrenmek için uçar. Sınırlarını zorlar, başardıkça özgür olur, özgür oldukça kendi mutludur. Sürüden ayrılanı kurt kapar psikolojisini çoktan aşmıştır o. Farklıdır. Farklı olmak risk olsa da o bunu göze almıştır. İnsan da bazen hayatta risk almalı mıdır? Yaşamın gerçek anlamını öğrenmeli midir? Öğrenmeyi, keşfetmeyi, özgür olmayı… Yoksa ölene kadar kendisine çizilen sınırlar içerisinde mi kalmalıdır? Hayat boyu avlayacakları balık peşinde koşmak mı?
    “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi?” Sorumlu olmak evreni sorgulamakla başlıyor. Kendi yeteneklerinin farkına varmakla, sınırlarını zorlamakla, özgür olabilmekle…
    Jonathan, kendisi gibi düşünen martılarla birlikte olmasına rağmen kalabalık içinde yalnızdı. Belki de onu anlayacak canlılar çok azdı. Yeni fikri alışılmışın dışında olduğundan kabul görmesi de zaman alacak. Zamanla onun gibi düşünenleri bulacak yeteneklerini diğer martılara gösterecek ve yalnız olmadığını anlayacaktı. Ona göre Jonathanlar çoğalmalıydı. Sürüde tek bir liderin peşinde sürüklenmek, onun her dediğini yapmak onun yapısına ağır geliyordu. Hiçbir zaman denemekten, öğrenmekten, yanlış yapmaktan korkmayan, öğrenme hırsı ile dolu olan Jonathan sonunda kendi gibi martılarla er ya da geç tanışıyor.
    Yazar, Jonathan’ı özgür insanın sembolü olarak yaratmıştır. Kitaptaki olaylar, insan yaşamıyla bağlantılıdır. Örneğin; insanlar nasıl kurallara uymayıp cezalandırılırsa, Martı Jonathan da yaşamın kurallarına uymayıp Sarp Kayalıklarda sürgüne gönderilmiştir… Ancak, Jonathan orada kendi dünyasını, yazarın deyişiyle kendi ‘cennet’ini yaratmıştır. Onun cenneti ‘özgürlüğü ve öğrenme çabasını’ oluşturur. Ayrıca Jonathan öğrenmeyi seven bir martı olduğu için, uçmanın inceliklerini bilmek ister; kendisini her an geliştirmeyi ve asla boşa zaman geçirmemeyi hedefler.
    Martı Jonathan’ın kendisi gibi düşünen birçok arkadaşı vardır. Bunlardan biri Chiang’dir. Chiang onun arkadaşı değil, öğretmeni sayılır. Chiang yaşlı; ama hiçbir şeyden yılmayan bir martıdır. Onun da Martı Jonathan gibi uçma tutkusu vardır. Jonathan’a bütün teknikleri, uçma becerilerini o öğretmiştir. Yaşlı martı Chiang, Jonathan?a en büyük desteği verir. Jonathan kendini geliştirdikten sonra küçük martıları uçmaya hazırlamıştır. Bu öğrencilerinden Kirk, Maynard ve Fletcher en başarılı öğrencilerindendir. Onlar da Martı Jonathan gibi aynı felsefeye sahiptir.
    Kitabın konusuna gelince Martı Jonathan’ın birlikte yaşadığı martı sürüsü tüm gününü  balıkçı teknelerinin attığı birkaç parça bayat ekmeği kapabilmek için birbiriyle didişerek geçirirler. Martıların tek derdi budur. Ekmek kapıp midelerini doyurabilmek. Martı Jonathan’ın ise  istediği sadece mutlu olmak,kendi yeteneklerini keşfetmek,daha yükseklere uçabilmek.
    Gökyüzünde dolaşmak ona mutluluk verir. Belki fizyolojik ihtiyaçlar hayatta isteklerden önce gelse de Martı Jonathan gerekirse aç kalmayı mutlu ve özgür olmaya yeğlemektedir. İnsanoğlundan da Martı Jonathan gibi olabilenler hayatta azınlıkta olsa da o farklı olmayı tercih etmiştir.
    Jonathan’ın alışılmışın dışında bu tavırları Yüce Martı Konseyi’nin tepkisini çeker. Martı Jonathan’ın ailesi de onun  vaktini boş geçirdiğine inanır ama Jonathan aldırış etmez ve kafasına koymuş olduğu uçuş yeteneklerini geliştirmeye devam eder. Hedefine kitlenir. Kendisi hakkında söylenen olumsuz sözlere kulak asmaz. Konsey toplandığında Martı Jonathan’ın yaptıklarından martı sürüsünün duyduğu utanç duyulduğu kendisine söylenir  ve Jonathan martı sürüsü ile ilişkisi kesilir yani kovulur. Martı Jonathan adeta ölene dek tek başına kalmaya mahkum edilir.
    Martı burada tek başına uçuş yeteneklerini geliştirir, yeni yerler keşfeder ve böylece yeni arkadaşlıklar edinir. Arkadaşları  farklı uçuş teknikleri gösterir, yeni yiyecek kaynakları da bulur. Martı Jonathan artık tüm zamanını kendini geliştirmek için harcamaktadır. Kendini geliştiren Jonathan yıllar yıllar sonra doğup büyüdüğü kıyılara geri gelir ve burada martılara çok üst düzey uçuş hareketleriyle martıları etkiler. Önce kendisi gibi kayalıklara kovulan martıları kendisine öğrenci edinmeye başlayan Jonathan yavaş yavaş kıyıda huzursuzluğa neden olur. Gittikçe öğrencileri artar. Zamanla ilah olarak kabul edilir. İyice yaşlandığı ve uçuş denemeleri yaptığı bir gün de Martı Jonathan hayatını kaybeder.
    Kitaba sonradan eklenen Dördüncü Bölüm Martı Jonathan’ın ölümünden sonrası üzerine bazı toplumsal mesajlar vermek üzere yazılır. Kitabın ilk üç bölümü sıradan bir öykü özelliğini taşımaktayken dördüncü bölüm ilk üç bölümle uyumlu değil geldi bana. Martı Jonathan’ın ilk ve en becerikli öğrencisi olan Martı Flynn hayatının geri kalanını genç martıları eğitmek ve Martı Jonathan’ın öğretilerini yaşatmak üzere geçirmek ister. Başlarda işler Martı Flynn’in istediği gibi gitse de zamanla Martı Jonathan’ın fiziksel özelliklerindeki gelişim  onun öğretilerinin önüne geçmeye başlar. Çok çalışmak martıların işine gelmediği için merak ettikleri şeyler de onun nasıl başarılı olduğu ilgi çekmemeye başlar. Martı Jonathan gibi çalışmak ve kafa yormak değil dış görünüş olarak Jonathan’a benzemek daha önemli olur hale gelmiştir. Martı sürüsü Jonathan’ın yaptıklarını üstün güçleri olduğuyla açıklarlar. Onun azminin çalışmasının ve başarısının hiçbir önemi kalmamıştır. Jonathan onlar için kutsal bir kuş olarak kalır önlerinde başarıyı yakalayan Martı Jonathan’ı gördükleri halde çalışmamayı seçerler.
    Martı Jonathan’ın “Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksiniz.” sözü rafa kaldırılmış olur ve özgürlük adımı da sonlanmış olur.
    Özgürlük gerçekten sonlanır mı? Bu  insanların o an bulunduğu şartların  ötesine geçebilmesiyle, sınırlarını kaldırabilmesi veya genişletebilmesiyle mümkün? Gerçekten özgür dediğimiz anda özgür müyüz?Özgürlük aslında mutluluğu tattığımız an mıdır? Kafesler, parmaklıklar, dünya sınırları içerisinde özgür kalamayan ama mutlu olan insanlar yok mu?Esareti bilerek seçen, aman bana dokunmasın düşüncesinde olan insanlar… Özgürlük aslında biraz mutsuzluğa talip olmak değil mi son an mutlu olup olmayacağını bilmeyerek. Yoksa gerçekten o mutluluğa değer bir risk mi? Fırsat mı? Özgürlük nedir?
    Yeni Martı Jonathanlar aramızda mı? Martı Jonathan sizleri izliyor… Özgür müyüz? Kişinin fikirlerini söyleyememesi bile bir köleliktir. Biz gelecek endişesiyle bize çizilen sınırlarda kalan, bir dilim ekmek için birbirimizi ezen martı sürüsünden miyiz! Özgür olmayı seçen Martı Jonathanlardan mıyız?

    Tüm okurlara keyifli okumalar dilerim!
  • 304 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Cok severek okuduğum bu kitabın ilk başında yazan ölüm konusunu düşündükçe nasıl o noktaya geldi diye merak içindeydim.
    Sonunda olacak olan bastan belli, ama ya arasi?..... Oysa mutlu ve birbirini seven bir aile vardı ortada. Ailesi ne değil de başkalarının sözüne itimat eden koca, tüm ailesini kaybeder. Sevdikleri mezara, kendisi hapise...
    Acaba kıskanç görümce mutlu olmuşmudur?.....
    Ne yazıkki günümüz de yasanan bir çok aile facilarından bir örnek...