Arthur Rimbaud’nun dediği gibi:
Ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen bir düş ve yüreğimde sevgi;
büyük, sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, çingene gibi,
başı boş,doğada, bir kadınla birlikte gibi mutlu."
Şunu da biliyorum ki, gençlik bir kez elden gitti mi bir daha geri gelmez, bu yüzden yaşamda hiçbir şeyi ertelemeyeceğim ve hiçbir şey için pişmanlık duymayacağım. Sırt çantamı taşıyabildiğim sürece de gezilere ve daha zorlu, daha yüksek dağlara tırmanmaya devam edeceğim ve her seferinde bir fırtına sırasında Neptunus’a seslenen Yunanlı balıkçı gibi diyeceğim ki
"Ey Tanrı, beni ister kurtar ister mahvet, ben dümenimi kırmadan dosdoğru gideceğim."
Ve son olarak da küçük bir Zen şiiri:
"Kemancı çalar,Kimse dinlemese bile
Kemancı yine de çalar."
Birisi kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve kanamaya başlıyor yeniden oluk oluk. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıyor. O yüzden değil mi içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta gergin ve tedirgin dolanmalarımız? “Anlatsam mı, anlatmasam mı?” kararsızlığımız. “Bu sevgi beni acıtır mı?” kuşkularımız.
Kafamızda beliren anlık algıların dışında bir gerçek yok. Sizin için ben, kafanızda algıladığınız biçimdeyim ve siz de benim için öyle. Ve ben nasıl ki sizi bir şekilde kafamda canlandırıyorsam, kendi kendimi de öyle canlandırıyorum. Sizin gördüğünüz şekilde değil. Nasıl mı? Kendi kendimi bir biçime oturtarak.
"Oysa her ‘olan’, adı üzerinde ‘bir olan biten.’ Geçip gidebilmeli ve her anı aynı açıklıkla karşılayabilmeliyiz. Bilinçle seçmeliyiz oluşumuzu, yaşam hep bir yeni olasılıklar cenneti olmalı."