Merhaba 1000Kitap,
21 Haziran’da, Babalar Günü’nde bitirdim. Bu tesadüf bile kitabın etkisini benim için daha da artırdı. Kitabın son sayfasını kapattıktan kısa bir süre sonra babamı aradım. Babalar Günü’nü kutladım, hediyesini alıp almadığını sordum. Sesindeki o heyecanı, o çocuksu sevinci duyunca uzun süre düşündüm. İnsan bazen anne-babasını hep olduğu gibi kalacak sanıyor. Oysa zaman sessizce geçiyor ve bazı anların değeri, yaşanırken tam olarak anlaşılamıyor.
Bu kitap bana en çok sevdiklerime daha sık sarılma isteği verdi. Onların varlığının kıymetini biraz daha derinden hissettirdi. Ama aynı zamanda insanın içinde başka bir kapıyı da aralıyor. Çünkü aile dediğimiz şey yalnızca sevgiyle değil, bazen yaralarla da örülü. Bizi büyüten ellerin bıraktığı izler de var, bizi hayata bağlayan sıcaklığı da. Hangisi daha ağır basıyor, hangisi daha galip geliyor sanırım bunun cevabı herkeste farklı.
Bir anne olarak kitabı okurken kendimden de parçalar buldum. Çocuklarımın bana topladığı birkaç papatyanın beni nasıl mutlu ettiğini düşündüm. Çocuklardan gelen küçücük şeylerin bile insanın kalbinde nasıl kocaman bir yer açabildiğini yeniden fark ettim. Sonra babamın aldığı o küçük hediyeyi düşündüm. Belki de sevgi, çoğu zaman büyük sözlerde değil, böyle küçük ama unutulmaz anlarda saklı.
Georgi Gospodinov, ölümün kaçınılmazlığına bakarken hayatın kıymetini hatırlatmayı başarıyor. Kitap boyunca hüzün hep yanı başınızda yürüyor ama bu karanlık bir hüzün değil daha çok insanı sevdiklerine yaklaştıran, onları biraz daha sıkı tutmaya çağıran bir hüzün. Özellikle babasını kaybetmiş okurların bu kitabı çok daha farklı bir yerden hissedeceğini düşünüyorum. Bu vesileyle hayatta olmayan tüm babalara Allah’tan rahmet diliyorum.
Kitap bittiğinde geriye şu duygu kaldı içimde: Bir gün