Geri dönün akılsız gözyaşları, dönün kaynağınıza! Yanlışlıkla sevince verdiğiniz haracı, Acıya vermeniz gerekir aslında.
Alıntı
İnsan korkunca sarılırmış. İnsan sarılınca severmiş. İnsan sevince güvenirmiş. İnsan çocukken kırılırmış. Çocuk çünkü güvenirmiş. Çocuk çünkü ne bilsin kötüyü. Canım benim.
Sayfa 49 - Ketebe Yayınları
Alıntı
Reklam
Savaşın Perde Arkası
“Ancak, sonunda, kilisenin yanındaki dört katlı apartmana götürüldüm ve pala bıyıklı, kocaman kara gözleri olan tıknaz bir adama rastladım; Zaur'un arkadaşı Vigen'di. Ben neden orada olduğumu anlatırken, Vigen'in eşi bize kahve getirdi. Vigen, ilk başta şaşırdı, sonra en son 10 yıldan uzun bir süre önce gördüğü Zaur'un mesajını duyduğunda sevince boğuldu. “Ailesi nasıl?” dedi, “Babası ölmüştür değil mi?” Bir anda savaş uçup gitti, eski Şuşa'dan haberler, dedikodular almak bu istiyordu; ben sorularını cevaplandıramasam da. Arkadaşının tek bacağını kaybettiğini biliyordu. “Ağdere bölgesinde çarpışıyordum” dedi. “Radyoda Şuşa'dan bir tanıdığın sesini duydum. Kanalı açtım ve haberleri aldık. Zaur'un vurulduğunu söyledi.” Şuşa'nın yerel telgrafı, cephe hattından çalışmaya devam ediyordu ve bazı “düşmanlar” hâlâ dostlardı.”
Bir varlık tüm diğer varlıklarla ilişki halinde. Birini düşününce ya da sevince ruh arınıyor. Ve bütün varlıklar bir ruhun arınmasına seviniyorlar.
Nerde şimdi şiir gibi sevdalar
“Şiir sevda gibidir, gün geçtikçe kıymetlenir... İlk okuduğunda anlamayabilirsin fakat okudukça satırlarda gizlenenleri fark edersin. Ağır ağır ruhuna işler, özümsersin. Bir kadını da tanıdıkça keşfeder, aklınla, kalbinle sevince güzelliğini fark edersin ve artık vazgeçemezsin. Şiir sevda gibidir, sen de şiir gibisin,” dedi.
Sayfa 170 - Alfa·Kitabı okuyor
RENOİR. BRESSON. COCTEAU. TATI
Renoir? Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum. Bresson? Cocteau? Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım. Tati? Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever. Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı
Reklam
Reklam