Bir iğne batsa, bir çakı ucu değse, bir kıvılcım düşse canı acıyan vücut, şimdi bu kadar kesip biçmeden niçin bir şey duymuyordu? Maktülün ruhlar alemine karışan ruhu, vücudun işkencesiyle hiç alakadar olmaksızın bu işlemi gökten seyir mi ediyordu? Ölüm kimyasal bir hadise miydi? Bir nefes kesilmesiyle iş ne kadar değişiyordu?
Ölünün yüzünde daima hayatın sonunu yorumlayan anlam okur ve bütün dirilerin sonlarını görerek titrerdim. Fakat Raif Bey'in cesedini paraladıkça gözümüzde ölüm eki manasını kaybetmeye başladı. Bu vücudu lime lime parçalıyor, onun kadim sakini olan ruhun meskenini bulmamıyorduk. Ölümü ölüm yapan şeyin papazların duaları, dinlerin ayinleri ve kavimlerin defnetme hususundaki türlü türlü adetleri, inançları olduğunu anlıyorduk. İnsanlar öteki dünya için mezarlıklar inşa etmeseler, bu ölü şehirlerini kurmasalardı bir insan cesedi de çalı arasında kalıbı dinlendiren bir tilkininkiyle aynı olup ortadan kalkardı. İnsanlar sevgili ölülerini ne kadar büyük özenlerle mermer kutulara saklasalar, zamanın dişlerine kemirtmekten kurtaramazlar. Çünkü onun inkılapçı dişlerinin giremeyeceği korunaklıkta bir yer yoktur. Çünkü firavun cesediyle bir fare ölüsünün sonlarındaki eşitliğe zaman kefildir. Çünkü tabiat, bir vücuda verdiğini son zerresine kadar geri alan en müthiş bir alacaklıdır.