Önce olanı korumaya çalışıyor insan, öyle kalsın istiyor, öyle kaldığını düşünüyor, gönülden geçenle arkasında bıraktığını bir zannediyor, ama sonra başka bakışlar, başka hatıralar, başka hayatlar giriyor araya ve bir de dönüp bakıyor ki, artık yıkık dökük bir evde oturuyor. O zaman başlıyor evi kıyısından köşesinden onarmaya. Merdivenleri yaptırıyor, yaptırırken iki basamak eksiltiyor. Pencereleri boyatıyor, yine eskisi gibi yeşile boyatıyor ama biliyor o yeşilin eski yeşil olmadığını. Sonra yeni kapılar yaptırıyor, ufak tefek onarımlara girişiyor, balkona çiçekler koyuyor ama nafile... Bir türlü çürüyen ahşabı yerinden söküp atamıyor. Bir gün nihayet anlıyor ki, her şeyi yıkıp yeniden yaptırması lazım. Ama buna da gücü yetmiyor.
"Bana melankoli demek daha anlamlı geliyor, iç sıkıntısı, gönül darlığı, hüzün, efkar... Melankoli tek tek hiçbirisi değil, hele bence karasevda hiç değil... Hepsinin toplamı belki de, ama öyle bir toplam ki sonucu tek tek parçalarına indirgeyemiyorsun, beş tutam hüzün yerine üç tutam hüzün, iki kaşık iç sıkıntısı yerine üç kaşık iç sıkıntısı koysan olmaz. Bir kimya işi... Ben sözcük kimyası ödülünü bu kış melankoliye veriyorum."