Bir Dilim Biftek - Jack London
Giriş
"Gençlik her zaman gençtir. Sadece Yaşlılık yaşlanır."
Jack London 12 Ocak 1876'da San Francisco'da dünyaya geldi. Fakir ve geçinmek için zorlu şartlar altında çalışmak zorunda kalan Jack London, onun kitap okuma tutkusu sayesinde büyük bir unvana sahip oldu ve sayısız eserler bıraktı.
London'ın hayatı çalkantılı süreçler yaşamıştır. Gençliğinde denizcilik ile uğraşmış ve bazı eserlerin ilham kaynağını buradan almıştır.
Jack London'ın en önemli eserleri; Vahşetin Çağrısı (1903), Beyaz Diş (1906), Demir Ökçe (1908), Martin Eden (1909)
Bu kitap, "Bir Dilim Biftek" ve "Meksikalı" adında iki ayrı hikayeden oluşmaktadır. İki boksörün hayat hikayelerinin önemli bir bölümüne yer verilmiştir.
Bir Dilim Biftek
Tom King, uzun yıllar boyunca boks yaparak geçimini sağlayan yaşlı ve tecrübeli bir boksördür. Evli ve iki çocuk sahibi olan Tom ailesine geçindirmek amaçlı bir boks maçına çıkmak ister. Eğer bu maçı kazanırsa büyük bir para ve hep arzuladığı bir dilim biftek yiyebilecektir.
Fakat Tom artık yaşlanmıştır ve son zamanlarda boks yapmamaktadır. Zamanın en iyi boksörlerinden birisi olan Tom, profesyonelce hareket eder, saha içinde gaddar ve tecrübeli ancak saha dışında çok sakin ve ağır hareket etmektedir. Gençliğindeki kadar atik olmasa da, 'yaşın bitse de işin bitmediğini' kanıtlayan muazzam bir ring tecrübesine sahiptir.
Tom boks maçına gitmek için üç kilometre boyunca yürür. Karşılaşacağı boksör azmin ve hırsın bir bütünü gibi ve gençliğin verdiği heyecan ile Sandel adında bir boksördür. Gençliğin ve tecrübenin karşılaşacağı bu amansız rekabet, iki hayatı da önemli derecede etkileyecektir. Eğer Sandel kazanırsa ününe ün katacak herkes onu nasıl önemli birini yendiğini
Dünya üzerindeki yaşıtlarının yarısı gibi "Tanrı var mı, yok mu?" sorusunu hiçbir zaman sormamış olan piçler, Tanrı'nın var olduğunu bilir ancak ona inanmaz ve kulları olmayı reddederler. Tanrıtanımazların aksine Tanrı'yı bilir ama tanımazlar. Tanrı'nın yaratıklarını hatalı bulurlar. Tanrı'nın çalışma tarzını beğenmezler. Dolayısıyla O'nunla hiçbir ilişkilerinin olmasını istemezler. Tanrı'nın varlığını bilen ancak ona isyan etmiş Şeytan'la da hiçbir benzerlik ve ilgileri yoktur. Çünkü piçler güvenmedikleri Tanrı'ya karşı savaşmazlar. Piçler ve Tanrı birçok konu hakkında farklı düşünür. Ancak piçler bu görüş ayrılığını kine dönüştürecek kadar konuyu önemsemezler. Oysa Tanrı'nın bu olgunlukta olduğunu düşünmez ve kendilerinden nefret ettiğini bilirler. Ancak Tanrı'nın adlarına biçtiği hiçbir cezanın vereceği acının kendilerine ısmarladıklanndan daha koyu olamayacağını da bilirler. İki ayağı üzerinde sürünen hayvanlar olarak cehenneme sadece bronzlaşmak için gideceklerinden emindirler. Aynca, sadece İslam dininde bile doksan dokuz adı olan bir varlığın çok kalabalık olduğunu düşünür ve layık oldukları mutlak yalnızlığın Tanrı'nın evrenini reddetmekten geçtiğine inanırlar. Ruhlarını yaratmış olduğunu bildikleri halde Tanrı'nın beceriksizliğine ortak olmamak için O'nu umursamaz, aralarına almaz ve kendileriyle oynatmazlar.
Yaratılmış evrenin içinde bir araya getirilmiş insan, dünya ve hayatın hiçbirini heyecan verici bulmayan piçler, "Hayatın anlamı nedir?" olan insanlığın temel sorusunun yanıtını merak etmez ve aramazlar çünkü hayatın anlamının da en az hayatın kendisi kadar aptalca olduğunu bilirler. Sorunun yanıtının iyilik, sevgi, aşk, dostluk, inanç gibi insani erdemlerden biri olabileceği ihtimaliyle alay ederek zaman geçirirler. Çünkü Tanrı, insan, dünya ve hayatı
PiçHakan Günday · Doğan Kitap · 201911,6bin okunma
Michael J. Sandel’in Adalet : Yapılması Gereken Doğru Şey Nedir? kitabı, adaletin ne olduğu ve toplumda hakların, gelirlerin ve fırsatların nasıl adil dağıtılması gerektiğini tartışıyor.
Kitap üç temel yaklaşımı ele almakta: Faydacılık (toplumun genel mutluluğunu artırmak),
Özgürlük temelli yaklaşımlar (bireysel hak ve özgürlükleri korumak) ve Erdem temelli yaklaşım (iyi yaşam ve ortak iyiyi esas almak). Sandel, gerçek hayattan örneklerle bu teorileri sorgular ve adaletin sadece bireysel özgürlük ya da refahla açıklanamayacağını, toplumun ortak ahlaki değerler üzerine birlikte düşünmesi gerektiğini savunuyor.
Iyi okumalar
Bu kitap, güncel sosyal, kültürel, ekonomik sorunlarla ilgili daha çok antropologların yazılarından oluşuyor. Ele alınan sorun, Enrol Skandalı'yla beraber görünürlüğe kavuşan Kurumsal Skandal ve Topluma karşı Küresel Korporatizm.
Giriş niteliğindeki yazıda, iki belli başlı nokta vurgulanıyor: 1- Yasal faaliyetleri yasadışı olanlarından daha büyük kazanç sağlıyor. 2- Yasadışı faaliyetlerine sadece kendi içlerindeki toplumsal ortamları değil, devletleri de hizmet ediyor.
İlk yazıya göre, Sicilya mafyasının fiziksel şiddete başvurması haricinde, bu mafyayla Enron alt-kültürü ve işleyişleri birbirine benziyor.
İkinci yazıda, Enron skandalının tek örnek olmadığı, bu sorunun ancak böyle küresel şirketlerde baş gösterdiğinde yöneticilerce görünür olduğu ve mümkün olduğunca göze batmamasının sağlanmaya çalışıldığı anlatılıyor. Sorunun diğer bir boyutu da, piyasayı tamamen serbest bırakan neoliberal politikalar yüzünden Enron gibi firmaların Üçüncü Dünya ülkelerinde hem yatırımları hem de batmalarıyla onlara da zarar verdiğidir.
Üçüncü ve son yazı, Amerika ile Avrupa'yı karşılaştırıyor ve buradaki finansal skandalların Amerika'dan farklı olarak daha ziyade kamu seköründe ve buna paralel olarak siyasal elitler arasında ortaya çıktığını söylüyor.
Bu yazının vurguladığı ilginç noktalardan biri, Avrupa Birliği'nde "kamu çıkarı"nı temsil eden "Avrupa kamuoyu" veya Avrupa geneline dair bir basın olmadığı, halbuki Avrupa Komisyonu'nun kendisi için sözde hak arayıcı bir rolü olduğudur. Bu yüzden, Avrupa Birliği'nde ortaya çıkan dolandırıcılık ve kötü yönetim sorunlarına çözüm bulmak kolay değil.
İkinci ve üçüncü yazıların ikisini birleştiren önemli bir yönü de, mali yozlaşmanın Üçüncü Dünya'ya özgü olduğuna dair Avrupamerkezci bakışını ve bunun yanlışlığını ortaya koymalarıdır.
Kısa öyküleriyle bilinen Malezya’lı yazar Vanessa Chan’den ilk romanı Kopardığımız Fırtına ile tarihin tozlu raflarına olağanüstü bir yolculuk…
2. Dünya Savaşı’nın olduğu 1935’ten 1945’e uzanan Malaya’nın (şimdiki Malezya) tarihi geçmişinden esinlenerek yazılan bu hikâyede Cecily’nin yaptığı seçimler sadece kendi hayatını değil, çocuklarının kaderini de paramparça ediyor. Bir kadının “daha fazlası olmak istemesi” ile başlayan yolculuk, savaşın ortasında geri dönüşü olmayan bir vicdan yüküne dönüşüyor. Kopardığımız Fırtına; büyük olaylardan çok, o olayların bir evin içine nasıl sızdığını ve savaşın gürültüsünden çok geride bıraktığı sessiz yıkımı gözler önüne seriyor.
Romanın merkezinde anne Cecily var ama aslında bu hikâye tek bir karakterin değil, bir ailenin yavaş yavaş çözülüşünün hikayesi. Çocukların içindeki öfke, hayatta kalma içgüdüleriyle verdiği kararlar ve birbirlerinden kopuşları… Savaşın yalnızca cephede değil evlerin içinde de kazanılıp kaybedildiğini bir kez daha hatırlatır bize.
Edebiyatta Malaya’yı çok sık okumuyoruz; bu roman ise hikâyesini bu nadir coğrafyada anlatarak diğerlerinden farkını ortaya koyuyor. Ayrıca akıcı, sürükleyici ve en önemlisi, tek tek karakterlerin iç dünyasına ışık tutup, yaşadıklarını öyle güçlü hissettiriyor ki, okurken onlarla birlikte endişeleniyor, korkuyor ve bazen öfkeleniyorsunuz. Bu yönüyle hem etkileyici ve hem de uzun süre akılda kalan bir roman. Benim için unutulmaz bir deneyim oldu ve okumanızı içtenlikle tavsiye ediyorum.
Yorum bile yapmayacağım ilk kitap evet ama bu bence rezalet. Bu dark değil kesinlikle hiç sevmedim ters köşe durumu olmasa bir verecektim seriye devam etmeyeceğim nesini bu kadar seviyolar anlamış değilim
The SinnerShantel Tessier · Bağımsız Yayınlandı · 202222 okunma