İnsan en iyi kırıldığında yazar. Tüm benliğiyle duygularını masaya serer; hepsiyle yüzleşir, düşünür, başı döner, gözleri buğulanır ve bir hışımla eline geçen ilk kalemi kâğıtla buluşturur. Bahsettiğim insan türü, ruhsuz olmayan, hâlâ kalbiyle barışık insanlardır. Ben bu insanlardan değilim; yazamam pek. Üzülsem de sevinsem de ağlasam da… Sanki koparıp almışlar benden o hisleri, duyguları, tüm o ilhamları. Belki de ben kendi ellerimle, altın tepside sundum o hisleri. Bir anlık yükselişle, “Alın, istemiyorum; ben o ilkel, zayıf kalplilerden değilim,” dedim. Belki de çıkıştım, neyim varsa verdim. Belki de kurtulmak istedim; dayanamadım taşımaya, gücüm yetmedi. Ama neticeye bakmak lazım. Bugün gözümden tek damla yaş gelmiyor, artık kalbimin olduğu yerde hiçbir şey hissetmiyorum. İyi ki de hissetmiyorum. Ben o ilkel, zayıf kalplilerden değilim. Yazamam pek.
“Bara geliyorsun, barmenler sanki ruhlarının kurtuluşu buna bağlıymış gibi durup dinlenmeksizin kadehleri siliyorlar. Bütün gün orada dururlar, bir kadeh alır, gözlerini kısar, ışığa tutup bakarlar, hohlarlar ve de babam silmeye başlarlar: ovalarlar, ovalarlar, tekrar bakarlar, yalnız bu defa altından, sonra tekrar silerler...”