“Söz ver bana Kenan. Yaşayacaksın…Saçların ağarana kadar yaşayacaksın. Sıcacık yatağında, sevdiğin kadın ve evlatların başucundayken veda edeceksin bu hayata. Şimdi değil…Burada değil…Bana söz ver.”
"Söz.”
Ansızın bir insan, yaşayan bir insanla karşılaşmıştım, ölümün bulanık cam fanusunu tuz buz edip bana elini uzatmıştı, sevecen, güzel ve sıcacık elini! Ansızın pek çok şey beni yeniden ilgilendirmeye başlamıştı; üzerinde sevinçle, üzüntüyle, merakla düşünebileceğim pek çok şey! Ansızın aralanan bir kapıdan hayat içeri süzülüvermişti! Belki yine yaşayabilir, belki yine bir insan olabilirdim. Soğukta donup adeta buz kesmiş ruhum yeniden nefes alıp vermeye başlamıştı, küçük ve güçsüz kanatlarını uykulu uykulu çırpıyordu.
Ben onu bunu bilmem arkadaş, okul çok iyi geliyor sevdalı adama. Devlet senin için kalorifer yakıp ısıtıyor; "Gel buraya, sıcacık otur," diyor. Oğretmen soru sorarsa, "Bilemedim hocam," de, boynunu bük. Boynu bükük adama kim, ne diyebilir? Ben de zaten sevda uğruna boynu bükülmüş adamdım.
Üstümü kirletirdim hep, bilmem ki neden?
Talaşlarla, paslı tenekelerle
Annem de dövmezdi ki beni bu yüzden
Akşamları eve döndüğümde
Ellerimi kendi yıkardı üstelik
Yüzümü, ayaklarımı, yorgunluğumu
Kurulayıverirdi o sıcacık göğsünde.
Şehir uzakta. Bazen sakin havalarda çanların sesi çalınıyor kulağıma. Ama şimdi çanları içimde değil de dışımda duyuyorum, kovuklarındaki titreşimden büyük keyif alarak, güzelim mavi göğün altında, sıcacık güneş ışığıyla, salınırken gıcırdayarak, seslerini bulut taşıyan kederli rüzgârlara katarak kendileri için çalıyorlar. Ölümü düşünmek ve dua etmek. Buna halen ihtiyaç duyanlar var ve çanlar onlar için çalıyor. Benim artık böyle bir ihtiyacım yok çünkü her an ölüyorum ve yeniden doğuyorum, hiçbir şey hatırlamaksızın, bütünüyle yaşıyorum; kendi içimde değil ama dışarıdaki her şeyin içinde.