Gulyabani kitabı da yazarın daha önceleri okuduğum kitapları gibi halkımızın hurafelere ne kadar çabuk ve sorgulamadan inanmayı seçtiklerini hatırlatan bir kitap oldu.
Araştırdığım kadarıyla kitapta geçen iyi saatte olsunların musallat olmalarına sebep olacak durumlar halk içinde gerçekten inanılan durumlar. Pek çoğunu zaten günlük hayatta
duymuşsunuzdur.
Hurafelere inanmaya yatkın kişilerin okuması gereken kitapları yazan yazarımız halkı bu cehaletten kurtarmayı amaçlayarak büyük bir iş yapıyor. Yazarken kullandığı dil de kitap okuma alışkanlığı olmayan bir insanı bile kitabı en hızlı şekilde okumaya itecek türden. Anlatış tarzıyla kitabın içindeymiş gibi hissettiriyor, oradaymış gibi korkutuyor.
Kitap okuyucuyu birden içine çekip birden uzağa fırlatan bir kitap. Okurken zorlandığım ve hoşuma gitmeyen yerler oldu. Metresliğin ve aldatmanın basite indirgenmesini garipsedim. Kapağına bakınca eğlenceli bir içeriğinin olduğunu düşünmüştüm ama okumaya başladığımda öyle olmadığını anladım. Gayet monoton ve sıkıcı bir kitap. İnsan okurken kendini sarı ışıklı, içinde bir sürü eşya olan, sıkış tıkış ve tozlu bir odada gibi hissediyor.
Eğer okuma alışkanlığınızı kaybettiyseniz alıp bir iki günde bitirebileceğiz basit dilli bir kitap. Sonu biraz garip bağlanmıştı. Onun dışında konusuna göre çok da heyecanlı ilerleyen bir kitaptı diyemem. Sadece okunması kolay.
Milli Mücadele yıllarını anlamak için neredeyse herkesin okuyabileceği, anlayabileceği şekilde yazılmış bir kitap. Yazarın dili, olayların ilerleyişi okuru kitapta tutabiliyor.
Kitap bize hayatın kaçınılmaz gerçeğini 5 öyküyle tekrar tekrar hatırlatıyor. Mal, mülk, evlatlar, yapılmış planlar… Evet bunlar bizlere yaşarken çok zevk veren, peşinden koşturan şeyler. Biz bunların peşinden koşarken yaşamayı unutuyoruz.
Ölüp gittiğimiz zaman yanımızda bunların hiçbirini götüremiyorsak bu kadar çabalamamıza gerek var mı? Öyleyse ne için ve nasıl yaşamalıyız?