Lev Tolstoy’un ustalık dönemi eseri olan Diriliş, sadece bir sistem eleştirisi değil, insanın kendi içindeki enkazdan yeniden doğuşunun hikâyesidir. Bu romanı okumak, aynaya bakmak gibidir; ancak o aynada gördüğünüz yüz, her zaman görmek istediğiniz o pürüzsüz sima değildir.
Diriliş, bir vicdan azabının sayfalarca süren feryadıdır. Prens Nehlüdov’un, yıllar önce hayatını kararttığı Katyuşa Maslova ile bir mahkeme salonunda sanık-jüri olarak karşılaşmasıyla başlayan süreç, aslında hepimizin içindeki o uyuyan vicdanın sarsılarak uyanışıdır. Roman boyunca hissettiğimiz o yoğun hüzün, Maslova’nın talihsizliğinden ziyade, insanın bir başkasının hayatını nasıl bu kadar kolayca harcayabildiğini görmekten kaynaklanır.
Tolstoy, bu eserinde insan ruhunu bir nehre benzetir; sürekli akan, bazen bulanan ama her zaman derinleşen bir nehre.
İnsanlar nehir gibidir; su her yerde aynı sudur ama her nehir bir yerde daralır, bir yerde hızlanır, bir yerde genişler, bir yerde suları durulur, bir yerde bulanır, bir yerde soğur...
Bu alıntı, romandaki dönüşümün temelidir. Nehlüdov, kendi ruhunun bulandığı o yerden kaçmak yerine, suyun durulacağı o uzun ve meşakkatli yolu seçer. Bizler de hayatımızda bazen bir başkasının bulunmasına sebep oluruz. Diriliş, o suyu temizlemek için akıntıya karşı kürek çekme cesaretidir.
Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.
Maslova’nın mahkûmiyeti sadece bir hukuk hatası değil, toplumun kolektif duyarsızlığının bir sonucudur. Tolstoy burada bize en acı gerçeği hatırlatır: Başkalarını yargıladığımız o kürsüler, aslında kendi günahlarımızın üzerine kurulmuştur. Nehlüdov’un çektiği acı, dışarıdaki dünyayı değiştiremeyeceğini anladığı an, kendi içindeki o bencil adamı öldürmeye karar vermesiyle kutsal