Hepimiz bir yönüyle özel bulduğumuz—akla uygun olsun olmasın—şeylere daha büyük değer atfederiz. Varsayalım ki bugün kırk yaşına giriyorsunuz ve ben doğum gününüzün şerefine size harikulade paketlenmiş bir kutu hediye ediyorum. Paketi açınca içinden küçük bir gri taş parçası çıkıyor. Sokakta onlarcasını bulabileceğiniz sıradan, çirkin, mat renkli bir taş parçası. Ağzınızın içinde kinayeli bir “Çok teşekkürler” yuvarlıyorsunuz.
Peki, ya size bunun öyle sıradan bir taş olmadığını, özel bir parça olduğunu, Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı sırasında, Batı ve Doğu Berlinliler yıkılan duvarın parçalarını hatıra olarak saklamak üzere kapışırlarken ele geçirilmiş bir tarihsel simge olduğunu söylersem? Artık Soğuk Savaş’ın bitimini simgeleyen bir tılsıma sahip olduğunuzu düşünmeye başlarsınız.
Bu kez ağzınızdan çıkan “Çok teşekkürler” sözü gerçek anlamıyla yüklü olur.
“Ne demek” diye yanıtlıyorum ben, “40 yaşına giriyorsun.” Bir dakika geçer. Bu kez, “şaka yaptım” diyorum. “Aslında o taş Berlin Duvarı’ndan gelmiyor—daha da ender rastlanır bir şey. Elinde tuttuğun taş, gerçek bir ay taşı parçası, Neil Armstrong ile astronot arkadaşlarının 1969 yılında dünyaya dönerken Apollo 11’le getirdikleri taşın bir parçası.”
Aydan gelen bir taş parçası son derece özel bir şeydir. Dünyada bu taşlardan çok sınırlı sayıda vardır. Ne zarif bir hediye diye düşünüyorsunuz. Şoke olmuşsunuzdur, olayın ağırlığı altında gerçekten ezilmişsinizdir.
Oysa işin gerçeği şu: Bu taş parçasını yol kenarında bulup cebime attım, sonra da kutuya koydum. Jeolojinin gündelik mucizeleri, tektonik tabakalar filan bir yana, öyle alelade bir taş işte. Ama onu belli özellikler—tarihsel anlam, ender bulunan bir jeolojik özellik ya da bunun gibi—yükleyerek sunduğumda, bambaşka bir şey olup çıkar. Başka bir deyişle,