Simge: Orkide. Orkidenin biçimi ve rengi garip bir şekilde iki cinsi birden çağrıştırır. Kokusu tatlı ve ahlaksızdır, kötülüğün tropik çiçeğidir. Diğer çiçeklerden farklı olarak son derece zarif ve naziktir; ender bulunduğu için değerlidir.
Züppe
Simge: Orkide. ürkidenin biçimi ve rengi garip bir şekilde iki cinsi birden çağrıştırır. Kokusu tatlı ve ahlaksızdır, kötülüğün tropik çiceğidir. Diğer çiçeklerden farklı olarak son derece zarif ve naziktir; ender bulunduğu için değerlidir.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hepimiz bir yönüyle özel bulduğumuz—akla uygun olsun olmasın—şeylere daha büyük değer atfederiz. Varsayalım ki bugün kırk yaşına giriyorsunuz ve ben doğum gününüzün şerefine size harikulade paketlenmiş bir kutu hediye ediyorum. Paketi açınca içinden küçük bir gri taş parçası çıkıyor. Sokakta onlarcasını bulabileceğiniz sıradan, çirkin, mat renkli bir taş parçası. Ağzınızın içinde kinayeli bir “Çok teşekkürler” yuvarlıyorsunuz. Peki, ya size bunun öyle sıradan bir taş olmadığını, özel bir parça olduğunu, Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı sırasında, Batı ve Doğu Berlinliler yıkılan duvarın parçalarını hatıra olarak saklamak üzere kapışırlarken ele geçirilmiş bir tarihsel simge olduğunu söylersem? Artık Soğuk Savaş’ın bitimini simgeleyen bir tılsıma sahip olduğunuzu düşünmeye başlarsınız. Bu kez ağzınızdan çıkan “Çok teşekkürler” sözü gerçek anlamıyla yüklü olur. “Ne demek” diye yanıtlıyorum ben, “40 yaşına giriyorsun.” Bir dakika geçer. Bu kez, “şaka yaptım” diyorum. “Aslında o taş Berlin Duvarı’ndan gelmiyor—daha da ender rastlanır bir şey. Elinde tuttuğun taş, gerçek bir ay taşı parçası, Neil Armstrong ile astronot arkadaşlarının 1969 yılında dünyaya dönerken Apollo 11’le getirdikleri taşın bir parçası.” Aydan gelen bir taş parçası son derece özel bir şeydir. Dünyada bu taşlardan çok sınırlı sayıda vardır. Ne zarif bir hediye diye düşünüyorsunuz. Şoke olmuşsunuzdur, olayın ağırlığı altında gerçekten ezilmişsinizdir. Oysa işin gerçeği şu: Bu taş parçasını yol kenarında bulup cebime attım, sonra da kutuya koydum. Jeolojinin gündelik mucizeleri, tektonik tabakalar filan bir yana, öyle alelade bir taş işte. Ama onu belli özellikler—tarihsel anlam, ender bulunan bir jeolojik özellik ya da bunun gibi—yükleyerek sunduğumda, bambaşka bir şey olup çıkar. Başka bir deyişle,
II. Psikanalitik Alanda Bir Yapı ve Sınır Olarak Simge ve Dil
Arzu varlığın üzerinde dilin döngülerini kuracak biçimde onun çırpınışlarının ve girişimlerinin içinde etkisini sürdürmemiş olsa, evrensel görev konusundaki ayrılıklar nedeniyle emirler birbiriyle çeliştiği için dilin oluşturduğu karmaşanın katkısıyla kölelik ve azamet varlığın yaşamını kaplayarak onu yok ederdi. İnsanda tatmin edilebilmesi için tanınması zorunlu olan bu arzunun kendisi, simgenin ya da İmgeselin içinde sadece sözün veya saygınlık mücadelesinin üzerinden anlaşılabilir bir konumdadır. Psikanalizin etkili olabilmesi için Simgesel çatışmalar ve İmgesel saplantıların karşısında bir uyum yolu gibi arzunun kendini göstermesini sağlayabilen azıcık bir gerçekliğin öznenin içinde öne çıkabilmesinin gerekli olması nedeniyle bizim yolumuz arzunun kendini tanıttığı özneler arası deneyim alanından geçer. Bu noktadan itibaren sorunun öznenin dil ve sözle ilişkilerinden kaynaklandığını görebiliriz. Bizim alanımızla ilgili olarak bu ilişkilerde üç paradoks kendini gösterir. Bir yandan biz onu aktarım engeli olarak adlandırsak bile niteliği ne olursa olsun delilikte bilmemiz gereken şey, bir kelimenin tanınmaktan vazgeçme özgürlüğünün olumsuzluğu, öte yandan ise garip, kozmolojik, fantastik, yorumlayıcı, idealist ya da ısrarcı olsun, bir hezeyanın özneyi diyalektik olmayan bir dile mahkûm eden tekil biçimlenmesidir. Sözün yok olması, öznenin konuşmamasındansa konuşulan olduğunun yeğlendiği bir söylemin basmakalıp yapısıyla kendini gösterir. Biz o basmakalıp yapıları, dağarcığımızdaki mitlerde mumyalanmış biçimlerde kendilerini göstermelerinin yanında, simgelerin doğal tarihsel süreçlerinde yerlerini buldukları bilinçdışındaki mermerleşmiş bir simge hâline gelmiş biçimlerinden tanıyoruz. Ama öznenin bu simgelerin anlamını üstlendiğini söylemek yanlıştır: Onların tedavi
Sayfa 140-3
Psikoloji
Kralın Dünyevi Sorumlulukları Kralın iki sorumluluğu dikkat çekicidir. İlkinden zaten bahsetmiş­tik. Kraliyet ideolojisi kralın büyük bir savaşçı olmasını ve becerile­rini düzenli olarak muharebe meydanında sergilemesini gerektirirdi. Krallığa hazırlanan kişi, genç yaşlardan itibaren savaş sanatlarında eğitim alır ve çocukluktan yeni çıkmışken muharebe meydanında deneyim kazanırdı. Kral olduktan sonra saltanatının büyük bir kıs­mını düşmanlarına veya asi tabi devletlere karşı ordusunun başında savaşarak geçirirdi. Muharebe meydanındaki başarısının göstergesi olan ve kentlerin sokaklarından geçirilen ganimetler, savaşın kur­banlarından elde edilen arabalar dolusu hazine ve savaş esirleri te­baaya kralın büyük bir savaşçı olduğuna ilişkin somut kanıtlar su­nardı. Bu, kraliyetin temel özelliklerinden biriydi. Metinlerde kralın seferleri ve zaferlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsedilmekle birlikte kralı savaşçı olarak gösteren kabartma heykellerin ender görülme­si ilginçtir. Mısır ikonografyası ve daha sonraki tarihlere ait Asur kabartmalarının tam aksine, günümüze ulaşan Mısır kabartmaları kralı savaşırken göstermezler. Kralın bir savaşçı olarak tasvir edildiği az sayıda kabarmada ise silahlarını ve zırhını kuşanmış kral hareket­siz bir halde, kimi zaman inzivaya çekilmiş veya bir tanrının huzu­runa çıkmış bir durumda resmedilmiştir. Hitit kraliyet propaganda­sı içinde ikonografinin rolü çok azdır. Kralın bir diğer önemli görevi ülkesinde adaletin uygulanması­nı denetlemekti. Bu durumu genelde Latince bir sözcük olan lituus (Romalı augurların' taşıdığı benzer şekilli bir değnek) ile ifade edi­len kıvrımlı bir değnek temsil eder. Kabartmalarda kral kimi zaman elinde bu değneği tutarken görülür ve bir rahip olarak tasvir edilir. Değnek, çobanın sopası olarak
TANRILARA ARACILIK YAPANLAR: HATTİ BÜYÜK KRALLARI Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra Hitit tarihindeki gelişmelere göz atmadan önce bir süreliğine Hatti Büyük Krallarına odaklanalım. Bu krallar Hitit dünyasındaki ve hatta Geç Tunç Çağı' nın son yarısı boyunca Yakındoğu'nun tamamındaki en kuvvetli kişileriydi. Kralların halkının ve şekillendirdikleri savaş kültürünün askeri önderleri olduklarından daha önce bahsetmiştim. Bu konu hakkında daha fazla şey söyleyeceğim. Ancak kralların başka rolleri ve sorumlulukları da en az askeri görevleri kadar önemliydi. Bu rol ve sorumluluklar nelerdi? Bu görevlerin yerine getirildiğini kim denetliyordu? İlk olarak daha önce konuştuğumuz bir konuyu kısaca yeniden vurgulayalım. Hitit Krallığı'nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, devletin 500 yıllık tarihi boyunca ülkedeki üstün iktidarın neredeyse aralıksız bir şekilde on yedinci yüzyılın başlarında kurulan tek bir kraliyet hanedanı tarafından icra edilmesiydi. On ikinci yüzyılın başlarında krallığın çöküşünden sonra bile bu hanedanın üyeleri, başta Karkamış olmak üzere Fırat bölgesinde nesiller boyu var olmaya devam ettiler. Hanedanın uzun ömrünü daha da dikkat çekici kılan, bu yöneticilerin krallıkta azınlık olan ve Neşalar adı verilen Hint-Avrupa dili konuşan bir etnik gruba mensup olmalarıydı. Hint-Avrupa dili konuşanlar nesillerdir Anadolu'daydı ve büyük olasılıkla Hitit döneminden yüzyıllar öncesinde bölgeye yerleşmişlerdi. Yerli ve sayıca çok daha fazla olan Hatti nüfusuyla karışmalarına rağmen bazıları etnik kimliklerini korumuş ve Hitit Krallığı'nın çekirdeğini teşkil edecek bölgede egemenlik kurmuşlardı. Elbette Hitit monarşisinde, kraliyet ailesinin rakip dallarının iktidar koltuğunu mevcut hükümdarlardan veya belirlenmiş varislerden almak için kanlı darbeler ve darbe