Buna simülakr denir Ayakta uyumak denir Boşluğa çok uzun bakan elbet boşluğa dönüşür bi gün
Müzik
Neo romantik duyarlılık modern ve modern sonrası barok yani simülakr retoriğinden üstündür heine ın imgenin ardındaki tramvatik gerçeğin açığa çıkışını yas biçiminde sahiplenmesi tüm barok şaşasından daha samimidir
Reklam
Sanatta modern dönemin ve elbette modern sonrası dönemin barokluğu üzerine monteverdinin disonans kullanımının teatrelliği ve gesualdonun tramvatik karanlık adeta pre-dekadans disonans kullanımı bir barok örneği olarak ortaya çıktığında modernlerin barokluğu kadar patolojik düzeyde değildi bizler her türlü yabancılaşmayı yani genel olarak yaşamımızı birer estetik çöküş olarak deneyimlemeye alıştık sanat nesnelerimiz örneğin toplu taşımanın karmaşasını şehrin terörünü yeniden üreten hatta bundan başkasınıda beklemeye hakkımız yokmuş gibi simülakr retoriğinden başka bir şey olmayan bir halde Burak Yıldırım
Şule Demirtaş adlı gazeteciden
Simülakr çağında dindarlık: Estetikten yüzeyselliğe çöküş Mevsimi geldi. Gösteriş budalası muhafazakâr düğünleri gözümüze gözümüze girer artık. Her şeyin fazlaya kaçtığı bu mevsimsel gösteride, abartı bir sadakat nişanesi gibi sunulur. Tüm bu görmemişliğe devamlı suretle şahit oldukça, duyduğum tiksintiyle yazıyorum bu satırları. Görünüşün bile baştan savma olduğu bir çağda derinlikten söz etmek, çoğu zaman fazlalık gibi algılanıyor. Oysa mesele yalnızca estetikte değil, yapının tümüne sinmiş olan çürümüşlükte gizli. Bu büyük dönüşümün en derin nedeni, güçlendikçe ahlaki değerleri terk eden bir iktidar prototipinin sistematik hale gelmesidir. Ahlakı sadece muhalefetteyken hatırlayan, iktidardaysa onu makyaj malzemesine çeviren bu yapı, muhafazakârlığı bir iç disiplin değil bir dış kontrol aracı olarak yeniden biçimlendirdi. Dindarlık artık bir kamusal düzen mekanizması. Bir değer değil bir dekor unsuru olarak işlev görüyor. Dindarlık bir vakitler susarak bile çok şey anlatan, tevazusuyla konuşmadan sarsan bir varoluş biçimiydi. Çekinerek değil çekerek yaşanan o hayat, sözü uzatmaz fakat derinliğe çağırırdı. Bugünse görünüyor ama görünemiyor, çok konuşuyor ama bir şey söylemiyor. Dindarlık artık başkalarında hele hele genç nesilde hiçbir duygu uyandırmıyor. Ne bir iz ne bir saygı ne de bir merak... Çünkü hakikatin yerini temsil, temsilin yerini taklit, taklidin yerini tekrar aldı. Bu fasit döngüde herkesin bildiği, gördüğü, duyduğu ama kimsenin hissetmediği bir inanç biçimi kaldı elimizde. Bir zamanlar inanç, zorluklar ve onlara karşı geliştirilen mukavemetle örülür ve iç muhasebeyle derinleşirdi. Şimdi ise her şey hızla erişilebilir ve herkes her şeye anında sahip olabilir. Dindarlık da bu hız ve kolaylık çağının sıradan bir tercihi haline geldi haliyle. Zorluk
PARANIN SERÜVENİ, SAMİRİ'NİN BUZAĞISI ve KELÂM...
"Para", Ruhçu İktisat görüşünde derinlemesine bir tahlile tabi tutulur. Paranın tarihçesi Lidya'dan Yunan'a, Roma'dan İslâm medeniyetine kadar incelenir. Para, tarihî süreçte takas zorluklarını aşmak için icât edilmiş bir "mübadele aracı" ve "kıymet ölçüsü"dür. Ancak modern çağda para, bu vasıta işlevini aşarak bir "amaç" ve hattâ bir "put" hâline gelmiştir. Salih Mirzabeyoğlu, paranın bu sapmasını "Samiri'nin Buzağısı" kıssası üzerinden açıklar. İnsanlar, mallara ve paraya olan düşkünlükleri sebebiyle, Allah'ı unutarak parayı (altın buzağıyı) ilâh edinmişlerdir. Paranın en tehlikeli yönü, insanları "teshir" etmesi, yani büyülemesidir. İnsan, paraya hükmetmesi gerekirken, paranın hükmü altına girmektedir. Paranın bir "değer" olmaktan çıkıp, bizzat "değer koyucu" bir otoriteye dönüşmesi, ahlâkî çöküntünün de başlangıcıdır. İmâm-ı Gazali’den hareketle Mirzabeyoğlu’nun yaptığı tespitte, mal biriktirme hırsının altında yatan "Rubûbiyyet" (Rablık/Efendilik) arzusu, modern insanın trajedisini açıklar. İnsan, fani olduğunu bildiği halde, ruhundaki "sonsuzluk" ve "mutlak güç" arzusunu, madde dünyasında sapmış bir şekilde tatmin etmeye çalışır. Para ve meta, modern çağın "Samiri'nin Buzağısı"dır. Tıpkı Samiri'nin altından buzağısına yüklenen "ilâhlık" vasfı gibi, modern insan da tüketim nesnesine "beni mutlu ve tam kılacak olan, bana ebediyeti ve gücü verecek olan sensin" diyerek tapınır. Eşya "özne"leşmekte, insan ise bir "nesne"ye, bir istatistik verisine dönüşmektedir. Salih Mirzabeyoğlu **parayı kelâma benzeterek, paranın da insan üzerinde adeta İlâhî bir "teshir" (büyüleme/etki altına alma) gücüne sahip olduğunu imâ eder. Ona göre para, tıpkı kelâmın (sözün) geçmiş olayları ve gelecekteki hayâlleri bünyesinde saklaması gibi, "hâle nisbetle mevcut olmayan mâziyi"
Parayla Elde Edilmeyenler
Eleştirilerinize yer yer katılmakla birlikte kendi öykümle alakalı bir açıklama yapmak istiyorum. Postmodern öykü yapısı itibariyle okuyucuyu yoran cümleler barındırır. Bu teknikle alakalı bir unsurdur. Parçalı bir yapısı vardır, okucuyu metni tamamlaması için davet eder ve metinlerarası göndermelerde bulunur. Hikaye anlatıcı sürekli değişen bakış açısıyla kaypak ve aldatıcı olabilir. Zaman ve mekan klasik metinlerdeki gibi akmak zorunda değildir. Başlangıç filmi gibi çok katmanlı zamanlar birbirine içine geçmiş zaman ve mekanlar olabilir. Özne bir belirgin bir belirsiz olabilir. Öyküdeki adam ve pars farklı yazarların bakış açısı ve farklı dünya görüşlerinden sürekli yeniden üretiliyor. Parsın simülakr olarak algılandığı metin gerçeklik ile kurgu arasındaki netliğin kaybolduğu izlenimini veriyor buda postmodern bir olgudur. Masal, mitoloji, belgesel, iç monolog hepsinin içiçe geçtiği bir evrende kadın yazar doğrudan bütün bu hikayenin yapaylığını ifşa ediyor. Bu da postmodern bir anlatı tekniğidir. Tam olarak yapmak istediğim bu. Pars kim, adam kim, Vuska amca olaya dahil olan birisi mi yoksa sadece bir izleyici mi kafenin mekansal kurgusu gerçek mi kurmaca mı bütün bu belirsizlik tekniğin bir parçası . “Sizin yaptığınız sokak köpeğini mitoloji ve felsefeyle süslemekten başka bir şey değil.” mesela bu cümle bu anlatının bir özeleştirisi. Metnin bir anlatı daha başlıyordu diyerek açık sonlu bitmesi de bilinçli teknik bir tercih. Eşleştirinize itiraz değil bir izah şeklinde paylaşmak istedim teşekkür ederim tesptileriniz için Bahadır kardeşim.

Bahadır

@rengigul
·
Direkten Dönen Mecmua
Nedamet Dergisi - Sayı 3 (Ekim-Kasım-Aralık 2025), bugün elime ulaştı ve anında okuyup bitirdim. Bu şekilde edebiyata gönül verenlerin olması çok hoş. Kendileri durumlarından memnunlar mı bilmem ama reklam olmamasından o kadar memnundum ki anlatamam. İçindekilere gelcek olursak birkaçı hakikaten hayal kırıklığıydı. Üç ayda bir çıkarılan bir derginin içerisindeki bütün yazıların insanlar tarafından çıkmasını beklerdim. Okuyucuyu kale almalarını, daha da ehemmiyetle işlerine sarılmalarını isterdim. Düşünürdüm ki bu yazarlar zarureten değil, istedikleri için zamanlarını harcamış, masanın başına oturmuş ve okuyucuya sunacaklarını düşünmüşlerdir. Muhakkak hepsi öyle ya da böyle bu süreçten geçmiş olsa da 'Yapay Zeka'dan okuyacağımı düşünmezdim bir bölümü. Dergide en sevdiğim kısım 'Musalla Kalesi' adlı öykü oldu. Musalla taşını kale yapan çocuklar, Mevlana Meydanı'nda kimi zaman şahit olduğum anları hatırlattı bana da. Yine de kişisel yaşanmışlıkların haricinde dergide en başarılı bulduğum kısımdı. Dergide yer alan bir başka hikayede 'Pars' idi. Ne yalan söyleyeyim, 'bir elâ gözlü' beklemedim değil. Gerçi hikayeyi okuyacak olursak belki de öyle bir 'şey'di. Cortazar, Baudrillard, Marquez'in aklına Celile Hanım gelmeyecek de olsa kim bilir belki de kafede oturanlardan birisi Yahya Kemal'di. Hikayenin kimi kısımlarında okuycuyu yoran cümleler vardı. Öznenin fiilini ilk bakışta anlayamadığım parçalar ya da olayın geçtiği mecranın kurulmasında bir zorluk yaşanıldığını sezdim. Yazarın aynı zamanda derginin editörlüğünü üstlenmesine de tebrikte bulunarak diğer yazılara dair fikirlerime geçeyim. Şunu söyleyeyim ki şiirleri eleştirmeyeceğim. Çünkü 'Sıradan Bir Şiir' diye günün saatlerinde cümleler kaleme almak dahi şiir sayılmış bu dergide. Aynı masada, aynı edebiyatta değiliz. Bereket ki yaptıkları söyleşiyi şair'le
Reklam
Reklam