spoiler içerir :)
5/10
·211 syf.··
2026 3. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 19:44
İlk incelememi yazmanın verdiği heyecan ve kitabın bende yaratmış olduğu hayal kırıklığından bahsederek konuya girmek istiyorum. Ünlü yazar Orhan Pamuk'un büyük bir heves ve beklentiyle Kırmızı Saçlı Kadın eserini bugün itibariyle bitirmiş bulunmaktayım. Yazımın içerisinde genel anlamda başka bir eserden esinlenildiğine dair örneklerde bulunacağım. Afgan yazar Khaled Hosseini'nin 2003 yılında yayınlanmış eseri olan Uçurtma Avcısı romanı ile Orhan Pamuk'un 2016 yılında yayınlanmış eseri olan Kırmızı Saçlı Kadın romanı arasındaki bağlantılar hakkında yoğunlaşacağım. Her iki eserde de ana karakterlerin yazar olmak istemesi, aileleri tarafından toplum nezdinde saygı gören bir meslek edinmeleri için zorlanmaları, içine kapanık bir karaktere sahip olmaları, çocuk sahibi olamamaları, baba sevgisinden mahrum olmaları, mahrum kaldıkları sevgiyi başka karakterden temin etmeye çalışmaları, babalarının siyasi görüşlerinin ve hayata bakış açılarının benzerliği, iki ana karakterin de Firdevsi'nin Şahname'sinde yer alan Rüstem ve Sührab hikayesini fütursuzca benimsemesi, evlat sevgisini çok sonra tatmaları fakat aradıkları mutluluk duygusunu elde edememeleri aklıma gelen ve bahsetmeden edemeyeceğim mühim benzerlikler olarak ön plana çıkıyor. Romanın benim için diğer hayal kırıklıkları ise olay örgüsünün çok kopuk bir biçimde işlenmesi diyebilirim. Belki de beklentimi yüksekte tuttuğumdan bu hayal kırıklığını yaşamış bulunuyorum. Son olarak romanın sonunda alenen bir mesleği zan altında bırakması, kanunda, mevzuatta veyahut yönetmelikte yer almayan şeyleri 2015 yılında yaşanmış olarak dile getirmesi ise hayretler içerisinde kaldığım diğer bir konu olarak hafızamda epey bir süre yer edinecek gibi görünüyor. İlk incelememin yazmış olmamın verdiği heyecandan siz kıymetli okurların
Kırmızı Saçlı KadınOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202462,3bin okunma
Kamuya Ders Kitabı
Puan vermedi·512 syf.··
2026 16. kitabı
Muhtemelen uzun ve oldukça kişisel bir inceleme yazısı olacak. Siddhartha Mukherjee gerçekten çok iyi bir hikaye anlatıcısıdır. Bu hikayelerini de iki ana örgü (bazen üç ana örgü) ile bize sunuyor. Bir hiyerarşi barındırmadan dilin imkanları çerçevesinde birinci ve ikinci demek durumunda kalacağım lakin; bu durum bir beğeni ya da önem farkına benim açımdan işaret etmeyecektir. Birinci olarak bilimsel bilginin günümüze nasıl geldiğinin anlatıcılığında çok kıymetli bir iş yapıyor Siddhartha. Kitabın içindeki her başlığın akademik yazındaki ilk noktasından günümüzdeki bilgi birikimine ulaşana kadar emek sarf eden her bir bilim insanına işaret ediyor ve okuyucuyu da bu kümülatif bilgi artışında aktif bir izleyici olarak ağırlıyor. Diğer kısım ise okuyucu çektiği duygusal sayfalardır. Bir ders kitabı okurken okuyucu kendisini adı-sanı bilinen bir hastanın yanında Siddhartha'nın odasında şikayet dinlerken buluyor ya da hekim ile birlikte çare ararken... Aslında bu durum da duygusuz akademik bilginin omuzlarında yükselen romantize edilmiş güçlü beyaz önlüklülerin yükselmesine yol açıyor. Hastayı kurtarabilecek olan bilim insanları ya da hekimler... Örgüdeki bir üçüncü kısım ise çok daha nadir de olsa önemli yerlerde Siddhartha'nın kendisidir. Onun duyguları, boş yollarda yürüyüşleri ya da kişisel aile işlerine dair satırlar. Yani, bu kitabın yazarı da bir insan olarak ve okuyucusuyla insani ilişki kurmaya devam ediyor. Buraya kadar olan kısım kitabın nasıl kurgulandığı ile alakalı olsun. Devamı içinde Siddhartha taktiği kullanalım, durup durup farklı konulara sekelim. *** Siddhartha bilimsel olarak anlaşılması zor konuları berraklaştırmada gerçekten iyi bir iş çıkarıyor. Tabii ki, bu yorum taraflıdır. Ben bu kitabın muhtevasındaki her bilgiyi en azından bir kaç kere ders
Hücrenin Şarkısı: Dönüşen Tıp ve Yeni İnsanSiddhartha Mukherjee · Domingo Yayınevi · 202437 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
10/10
·152 syf.··
2026 73. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 18:03
İnceleme yazmak için 1 (BİR) saniye bile bekleyemeyeceğim bir kitaptı! Bu kitap tarif etmesi gerçekten zor olan kitaplardan biri oldu benim için. Çok uzun zamandır bekliyordum okumak için. Ne tam bir roman, ne hikaye kitabı, ne de oturup okuduğun klasik bir ‘şey’. Daha çok bir milyar yıllık yas tutma rehberi gibi bir şey çıktı önüme. (İncelemem ucundan azıcık spoiler içeriyor, uyarıyorum…) Kitabın kendi hikayesi bile başlı başına ilginç ya. C. M. Kösemen diye bir yazar, daha 17 yaşındayken yazmaya başlamış, 22'sinde bitirmiş ve 2006'da kendi sitesinde bedava bir dosya olarak yayımlamış. Ne yayınevi var, ne editör, hiçbir şey. Yıllarca internetin köşelerinde dolaşan hayalet bir kitap olarak yaşamış; sonra 2021'de bir özet videosu sayesinde birden viral olup klasik haline gelmiş. Yani aslında kitabın kendisi de garip bir "yokoluş ve yeniden doğuş" hikayesi yaşamış sayılır. Konuyu özetleyim: bir milyar yıl sonra, insandan türemiş bütün türler çoktan tükenmişken, geriye dönüp insan tarihini yazan yabancı bir tarihçi var. Ve bu tarihçi insan değil; hatta hiçbir insan-sonrası türün akrabası bile değil. Bambaşka bir genetik koldan gelmiş bir tür. İşte bu detay bende fena bir şey yaptı. Çünkü kitap aslında kimsenin yas tutmaya gönderilmediği bir cenaze gibi. Anlatan kişi sadece bir görev gereği orada. Hikaye, insanlığın Mars'ı kolonileştirmesiyle başlıyor. Sonra Mars-Dünya savaşı çıkıyor ve milyarlarca insan ölüyor (bu sadece bir paragrafta geçiyor ya, ölçek inanılmaz). Hayatta kalanlar Yıldız İnsanları denen bir üst-türe dönüşüp galaksiye yayılıyor. Tam böyle yayıldıkları sırada ise Qu denen tek-bilinçli yabancı bir tür sahneye çıkıyor ve cezalandırma başlıyor. Ama Qu öldürmek yerine, genetik müdahaleyle insanları onlarca grotesk türe dönüştürüyor. Solucanlar, İnsantilop'lar,
All Tomorrows - Bütün YarınlarC. M. Kösemen · Kara Karga Yayınları · 2026114 okunma
10/10
·196 syf.··
Beğendi
·
2019 76. kitabı
·
10 saatte okudu
·
Okunma: 16 Ekim 2019 08:28
Zülfü Livaneli'nin 2008'de yayımlanan "Son Ada" romanı, distopik bir alegori olarak öne çıkıyor. Eser, huzurlu bir adanın adım adım otoriter bir rejime dönüşümünü anlatırken, insan doğası, güç ilişkileri ve çevre tahribatı gibi evrensel temaları işliyor. Roman, anakaradan izole edilmiş, doğal zenginliklerle dolu bir adada geçer. Ada, 40 haneden oluşan küçük bir topluluk tarafından yönetilir; burada elektrik, telefon gibi modern unsurlar yoktur ve sakinler doğayla uyumlu, kendi kendine yeten bir yaşam sürerler. Haftada bir gelen vapur dışında dış dünyayla bağlantıları sınırlıdır. Bu ütopya benzeri düzen, emekli bir devlet başkanının (darbeci kökenli) adaya yerleşmesiyle bozulur. Başkan, başlangıçta zararsız görünse de, adım adım otorite kurar: Önce ağaçları budatır, yolları medenileştirir, ardından martıları (adanın sembolik koruyucuları) yok etmek için bir kampanya başlatır. Topluluk, korku ve sessizlik içinde bu değişime boyun eğer; sonunda ada distopik bir hapishaneye dönüşür. Hikaye, isimsiz bir anlatıcı üzerinden aktarılır ve olaylar kronolojik bir akışla ilerler, ancak alegorik katmanlarla zenginleştirilmiştir. Romanın gücü, basit bir ada metaforu üzerinden büyük toplumsal eleştiriler yapmasında yatar – bu, klasik distopya eserleri gibi (örneğin Orwell'in "Hayvan Çiftliği"ne benzer şekilde) mikrokozmosu makro sorunlara bağlar. Yapısal olarak, roman üç aşamaya ayrılabilir: (1) Ütopya evresi (huzur ve doğa uyumu), (2) Dönüşüm evresi (güç konsolidasyonu ve direnişin kırılması), (3) Distopya evresi (tam yıkım ve kaçış). Bu yapı, mantıksal bir ilerleme sunar: Küçük müdahaleler (ağaç budama) büyük felaketlere (ekosistem çöküşü) yol açar, ki bu da sebep-sonuç ilişkisini vurgular. 1. Otoriterlik ve Demokrasinin Erozyonu: Başkan, oy çokluğuyla kendini seçtirerek
1000Kitap
Son AdaZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 201362,2bin okunma
Alanında hem çok cesur, hem çok fütürist bir eser
8/10
·336 syf.··
2026 2. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 18 Şubat 2026 22:18
Tahsin Yücel, bu kitabı 2006 yılında 2073 yılının kimine göre ütopyası ama çoğunluğa göre distopyası olarak yazmış. Yakın dönemde bir Türk yazarın böylesine cesur ve gerçekçi hayalcilikle 2073 Türkiyesi’ni betimlemesi benim çok hoşuma gitti. Cihangir’in ortasına dikilmiş gökdelenlerin günün birinde yargının bile özelleştirilebileceği fikrini insanların aklına getirmesi, insanların yerden ne kadar yüksek olursa itibarının da o kadar yüksek olacağı fikrinden, yılkı insanları tabirini literatüre katmasına kadar okudukça merak edeceğiniz ve kitabı bitirdikten sonra, “Biz bu işin şu anda neresindeyiz” diyeceğiniz bir kitap. Kitabı daha okunası hale getiren bir diğer faktör ise karakterlerin isimlerinden, davranışlarına kadar gerçeğe çok yakın olması. Hepimiz bu kitabı okurken Can Tezcan'ı birilerine, Sabri Serin'i birilerine, gazeteci Cüneyt Ender'i mevcut en popüler bir gazeteciye benzetiyoruz. Kitapta iyi/kötü karakter ayrımı olmayıp, birçok karakterin gri'liğini okuyucunun seçmesi beni etkileyen başka bir unsur oldu. Özellikle ana karakterin salt adaleti temsil etmeyişi ancak tamamen haksızlığın koruyucusu olmaması da benim hoşuma gitti. Yılkı insanları tabirini bizlere kazandırıp, üzerine düşünmemizi sağladı. Hala daha bu kitabı okuyup da, "Acaba ben şu an bir yılkı insanı mıyım?" sormayan yoktur diye düşünüyorum. Beni maalesef kitabı okuduktan sonra karamsarlığa sokan bu düşünce, birçok insanı da eminim 2026 Türkiye'sinde anlam arayışına itecektir. Sözün özü, Orwell’ın 1984’ü, Zemyatin’in Biz’i, Huxley’ın Cesur Yeni Dünya’sı alanında ne kadar değerliyse, Tahsin Yücel’in Gökdelen’i de Türk edebiyatı açısından oldukça önemli. 8/10.
Edebiyat
GökdelenTahsin Yücel · Can Yayınları · 20241,207 okunma
MÜSLÜMAN'IN DİYETİ- İNCELEME VE ALINTILAR
Puan vermedi·208 syf.·
2026 3. kitabı
*Can hem boğazdan gelir hem boğazdan çıkar. *Çocuğunuz bir şey istediğinde eliniz cüzdanınıza değil, vicdanınıza gitmeli. *Gümüşlüklerden kıyafetlere her türlü lüks harcama yapılır kesilecekse de boğazdan kesilir. Mutfaktan kesilen her bir kuruş sonrasında ilaç parası olarak geri döner. *Hristiyan bir tabip, Hüseyin b. Ali r.a. "Kur'an-ı Kerim'de tıpla ilgili bir şey yoktur" deyince, Hz. Hüseyin r.a." Kur'an-ı Kerim tıp ilmini yarım ayetle özetler" "Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz" ayetidir. (Araf 31) Misafir tabip bu kez de "Peygamberiniz tıpla ilgili bir şey söylemiş midir?" diye sorunca Hz. Hüseyin r.a. Peygamberimiz sav "Mide hastalıkların evidir. Perhiz ise tedavi v ilaçların başıdır. Her vücuda alışık olduğu şeyleri veriniz" buyurmuştur. *Allah Rasulu sav zamanında Sasani İmparatorluğundan bir tabip Medine'deki hastaları tedavi etmek ister. Lakin gelişin üstünden uzan zaman geçmesine rağmen kimse gelmez. Bunun üzerine Efendimiz sav. 'i yanına giderek Medine'den ayrılmak istediğini belirtir ve neden kimsenin hasta olmadığını sorar. Bunun üzerine Efendimiz sav. "Benim ashabım iyice acıkmadan yemek, Yedikleri zaman da tıka basa yemezler, daha iştahları varken sofradan kalkarlar." buyurunca Sasanili tabip "İşte sağlığın şartı budur!" der. *"Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat hiç bir şey yeme. Şifa hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal yemek üstüne yemek yemektir." İBNİ SİNA AVRUPADAKİ İHRİŞAMLI MASALAR Özellikle Avrupa-Osmanlı sofrası karşılaştırması bu bölümde dikkat çekici. Avrupa'da sofraların bir muhabbet, toplanma ve eğlence merasimi olarak görülmesi; her türlü israfın hat safhada olması ve ihtişamlı gösterişli sofralar yapılması. Sofrada uzun süre oturulması ve bundan dolayı da
Müslüman'ın DiyetiKemal Özer · Hayykitap · 2020858 okunma