RENOİR. BRESSON. COCTEAU. TATI
Renoir? Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum. Bresson? Cocteau? Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım. Tati? Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever. Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı
Sömürgeciler ve işbirlikçileri müslümanın günlük hayatını batı kültürünü aşılayan etkilerle doldurdular. Gazeteler, dergiler, kitaplar, radyo ve televizyon, sinema ve tiyatro, plâklar ve kasetler, afişler ve ışıklı reklamlar onu her gün bu etkiler bombardımanına tuttu. Müslüman hükümetler başkentlerinde iki yanı batı tarzı gökdelenlerle çevrili yeni bir ana cadde açılınca gururlandılar, ama kentlerinin öteki mahallelerinin ve köylerinin sefaleti, viraneliğinden pek utanmadılar. Batılılaşmış seçkinler film, opera, piyes seyretmek, konser dinlemek üzere salonları doldurdular, çocukları da dünyevîleşmiş, misyoner yönetimindeki okullarında, üniversitelerinde aynı konularda kitaplar okudular. Hiç biri, bunların yaptıkları öteki şeyler veya düşünceleriyle uygunsuzluğunu fark etmedi. Kendi kendini batılılaştırmayı tamamlayanlar çevreleriyle geçmişleri arasında sırıtır hale geldiler. İslâm kültürünün bütünlüğü ve İslâmî hayat tarzının birliği bunların kişiliklerinde, düşünce ve eylemlerinde, evleri ve aile çevrelerinde parça parça oldu. Batılı sosyal kurumlar ve adetler tereddüt gösterilmeden kabul edildi. Bulunduğu aşağılık durumdan İslâm tarafından öngörülen, izzet ve sosyal yararlılık zirvesine çıkarmak yerine, müslüman kadının peşinde koştuğu Batı'nın bozuk yönleri oldu: gittikçe artan çıplaklık ve erkek-kadın karma yaşam, kendi hayatını yaşamak üzere ekonomik bağımsızlık, zevk tatmini ve ailesine karşı görevlerini ihmal...
Alıntı
Reklam
Başı belaya giren kadınlar bekler, umar, bir otorite onlara yardım etsin isterler. Bunun da sinema ya da televizyonda izledikleri filmlerden kaynaklandığını düşünüyorum. Kahraman son anda yetişir, durumu kontrol altına alır, zor durumda olanları mutlak ölümden kurtarır ve diğer bütün ihtimaller ortadan kalkar. Sonra gözyaşları gelir, kucaklaşma ve bir sonraki filme geçmeden önce araya bir reklam kuşağı. Gerçek hayat böyle değildi. Şimdi sayısını hatırlayamadığım kadar çok hayatın sonlandığını gördüm, hepsinin de gözlerinde o umut vardı, kapıya bakıyor, son anda yetişecek olan kahramanlarını bekliyorlardı. Ama gelmiyordu o kahraman. Çünkü gerçek hayatta insanın kendisinden başka kahramanı yoktur.
Seneler geçti, sevgili Manuel Valadares. Bugün kırk sekiz yaşındayım ve bazen kendimi hasrete öyle kaptırıyorum ki hâlâ çocuk olduğumu zannediyorum. Her an ortaya çıkıp bana sinema yıldızı kartları ya da misketler getireceksin sanki. Hayatın şefkatli yanını bana sen öğrettin, sevgili Portuga. Bugün çocuklara misketler ve kartlar dağıtmaya çalışan benim, çünkü şefkat olmayınca hayatın pek değeri kalmıyor
Alıntı
Jean Baptiste Poquelin, yani sahne adıyla ünlü Molière'i yeryüzünde ve ülkemizde hem çok iyi tanırız hem de pek az. Oyunlarının hemen hepsi dilimize çevrilmiştir. Sık sık da özellikle resmi tiyatrolarımızın repertuarında yer alırlar. Ama Molière'in yapıtları da birçok klasik gibi aşınmış bir ilgi ile izlenir. Fazla önemsenmeden. Böylece çoğumuz, bu büyük tiyatro adamının örneğin komedi türünün yaratıcısı olduğunu, her oyununda insan karakterinin bir başka yönünü gözler önüne serip kendimizi ve başka insanları tanımamızda yardımcı olduğunu, üstelik bütün bunları "güldürerek" yapabilme konusunda olağanüstü başarı gösterdiğini unuturuz. Molière, Fransız okul kitaplıklarının tozlu rafında durur öylece.
Sayfa 253·Kitabı okuyor
Alıntı
Bu kız ben olabilir miyim :))
Bir kız vardı mesela sürekli plan yapıyordu. Tiyatro, konser, yemek, davet, sergi, sinema, açılış, workshop, bilmem ne tadımı, tatil... Planlarından arta kalan zamanda yaşıyor gibiydi. Sanki başka bir hayatı yoktu. İzlediği filmi anlatmayı bitirip izleyeceği tiyatronun hayalini anlatıyordu, döndüğü tatili anlatmayı bitirip gideceği eğitimin onun için ne kadar gerekli olduğunu anlatıyordu. Hayatı planlardan ibaretti.
Sayfa 84
Alıntı
Reklam
Reklam