İnsan, evrenin merkezinde felsefe yapan yüce bir varlık falan değil; sadece kendi biyolojisinin tasmasını elinde tuttuğu bir sirk hayvanıdır. Arka planda işleyen sistem, tamamen bir hayvanı eğiten o ilkel mantıkla çalışır: Davranışı yaptır, mamasını ver.
Bedeninin devamlılığı için bir şeyler yersin; beyin arkadan fısıldar: ‘Aferin köpek, hayatta kaldın, al işte ödülün olan dopamin.’ Genlerinin bir sonraki nesle kopyalanması için seks yaparsın; sistem yine devreye girer: ‘Aferin köpek, türünü devam ettirdin, al işte ödülün.’ Ağır bir setin altına girip kasını parçalarsın ya da bir bilgisayar oyununda hileyi çözüp kazanırsın; biyolojin seni yine aynı hormonal rüşvetle ödüllendirir.
Bu mekanizmanın en küçük düşürücü kısmı, arzularımızın ve başarılarımızın bize ait olduğunu sanmamızdır. Oysa bizler, sadece o bir damla kimyasal ödülü (mamayı) alabilmek için biyolojinin istediği hareketleri tekrar tekrar yapan, özgür irade illüzyonuna hapsolmuş birer hayatta kalma makinesiyiz. Oyunu çözdüğün an hissettiğin o tiksinti, tasmanın varlığını fark eden köpeğin kibrinden ibarettir.