(...)
Avcı ormandan sıkıldı; bir kütüğün yanına oturdu, bir hayvan ya da kuşu öldürme arzusuyla -karşısına hangisi çıkarsa- tüfeğini hazır vaziyette bacaklarının arasına sıkıştırdı. Bilimlerden bihaber olduğu, elektrikli trenlere binmediği, Lenin'in mozolesini görmediği ve sadece bir kez onuncu çift-hat geçidi müdürünün hanımına ait şişesinden parfüm kokladığı için öfkeliydi. Lüks trenler uzaklara koşarken kendisi sisli ormanda haşereler, bitkiler ve kültürsüzlük ortasında dolanmaya mecburdu. "Hayvan mı olur kuş mu, ne denk gelirse öldürürüm!" diye verdi kararını avcı. Oysaki çevresinde yine sadece küçük, çelimsiz, vurmaya elverişsiz mahluklar gürültü ediyor, vızıldıyordu. Avcının ayağının dibinde, ağır iş altında ezilen gayretli karıncalar küçük edepli insancıklar gibi geziniyordu: Melun, kulak * karakterli mahluklardı bunlar doğrusu - bir ömür çarlıklarına pılı pırtı sürüklüyor, başa çıkabildikleri tüm küçük ve büyük yalnız hayvanları sömürüyor, evrensel çıkardan anlamıyor ve kendi açgözlü, pürdikkat refahları uğruna yaşayıp gidiyorlardı.
* Irgat çalıştıran zengin köylü --ç.n.
(...)
“kendinde her seyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hicbir sey bulamamak…
tükenmek bilmez bir sabırla bir mechulü beklemek…
nihayet bütün bunları sisli bir havadaki agaclar gibi belli belirsiz, karısık bir şekilde hissetmek…
bu, uzun zaman dayanılır seylerden degildi.”
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye irademiz vardı? Kullanmadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
Benim inancima göre, dağ havasının insan ruhunu besleyip ona ilham vermesi gibi, iklimin de insan
üzerinde bir etkisi var.
Bir insanın hayatında kaç tane sisli gün olduğunun hiç mi önemi yoktur?
"Gelecek benim için umut dolu bir yer değil; aksine, ucu bucağı görünmeyen sisli bir belirsizlik duvarı. 'Ya hep böyle kalırsam?', 'Ya hiçbir şey daha iyiye gitmezse?' endişesi yüzünden şu anın tadını asla çıkaramıyorum."