Psikiyatride “af yanılsaması” denilen bir durum vardır. İdama
mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır. Biz de umut kırıntılarına
dört elle sarılmıştık ve sonuna kadar, çok kötü olmayacağına inanmıştık.
Size nasıl anlatayım? Müzik kendimi, gerçek durumumu unutturur bana, beni başka, benim olmayan bir duruma taşır: Müziğin etkisiyle hissetmediğim bir şeyi hissedebilirmişim, anlamadığım bir şeyi anlayabilirmişim, yapamadığım bir şeyi yapabilirmişim gibi gelir bana. Bu durumu müziğin esneme gibi, gülme gibi bir etki yapmasıyla açıklıyorum: Uyumak istemiyorum, ama esneyen birine bakınca esniyorum, ortada gülecek bir şey yok ama birinin güldüğünü duyunca gülüyorum. Müzik, beni bir anda dosdoğru bu müziği yazan insanın içinde bulunduğu ruhsal duruma götürüyor.
Bir yerden ayrılırken geride kendimizden bir şey bırakıyoruz, oradan gitsek de orada kalıyoruz. Öyle şeyler var ki bizde, ancak oraya geri dönerek bulabiliriz onları. Tekerleklerin tekdüze tıkırtısı bizi hayatımızın, ne kadar kısa olursa olsun, bir dilimini geride bırakmış olduğumuz bir yere doğru götürürken, kendimize doğru ilerleriz, kendimize doğru yolculuk ederiz. Ayağımızı yabancı istasyonun peronuna ikinci kez bastığımızda, hoparlörlerden yükselen sesleri duyduğumuzda, kendilerine özgü kokuları kokladığımızda, sadece o uzak yere varmış olmayız, kendi içimizin uzaklarına da, kendimizin, belki de çok uzaklardaki, biz başka bir yerdeyken karanlıkta kalan ve görünmeyen bir köşesine de varmış oluruz.