Çocukken dünyanın büyülü bir yer olduğuna inanırdım ve çok mutluydum. Büyüdükçe ne yazık ki bu saf ve dünyayı güzelleştiren bakış açısı yerini katı ve korkunç bir gerçekliğe bıraktı. Bu yüzden kır hayatını, bulunmuş bir çocuğu, arıları ve portakal ağaçlarını, toprak sahiplerini ve işçileri, hınçları, hırsları, sevgiyi, nefreti ve daha pek çok şeyi büyülü, masalsı bir gözle bakarak anlatan bu kitabı çok sevdim çünkü kaybettiğim bir şeyi ne kadar özlediğimi anlamamı sağladı.
Bence iki seçeneğimiz var, ya bu korkunç, katlanılmaz gerçeklikle yaşayacağız ya da dünyaya büyülü anlamlar yükleyeceğiz, işaretlere inanacağız ve hayatımızı biraz masal gibi yaşayacağız. Bazıları bunun kendini kandırmak olduğunu düşünebilir ama bence her türlü kandırılıyoruz zaten, hiçbir şey gerçek değil. En azından büyülü bir masalın içinde yaşamayı tercih ederek belki kalbimize azıcık da olsa mutlu bir şeylerin akmasını sağlayabiliriz.
Evet, bu kitap bir büyülü gerçekçilik anlatısı, nefis masalsı bir hikâye. Çok severek okudum. Ama benim için daha da önemlisi bana yukarıda anlattıklarımı düşündürmüş olmasıydı ki eskisi gibi yeniden dünyayı o gözle görmeyi ne kadar çok istediğimi fark ettim. Hatta bunu yeniden yapabileceğimi bile hissettim. Çünkü adına gerçeklik denilen bu katı kütle içinde nefes almak çok zor…