İnsanlık tarihine yalnızca savaşların, keşiflerin ve büyük kırılmaların izinden bakmak yerine bir sofranın etrafına oturduğumuzu düşünelim. Önümüzde duran sade bir tabakta bile, aslında yüzyılların birikimi saklıdır. Bir lokma ekmek, bir kaşık yoğurt, bir damla zeytinyağı… Bunlar sadece besin değil, toplumları birbirine bağlayan, kültürleri yoğuran ve insanlara ortak bir “biz” duygusu kazandıran unsurlardır. Her birinin hikayesi ve keşif yolculuğu ise farklı kültürleri hem kendi içinde dönüştüren hem de toplulukları sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda değiştiren bir güç olarak karşımıza çıkıyor.
Peki ya yiyecekler hiç var olmasaydı ne olurdu hiç düşündünüz mü?
Gündelik hayatın içinde fark etmeden tüketip geçtiğimiz besinlerin, insanlık tarihindeki derin etkisini farklı farklı başlıklar da ele alan bu kitap çok şey katıyor ve büyük bir emeğin sonucu olarak ortaya çıkmış. Yeme alışkanlıklarından sayısal verilere, arkeolojik bulgulardan teknolojik ilerlemelere kadar uzanan geniş bir perspektifle, soframıza gelen her şeyin ardındaki hikayeyi ortaya koyuyor. Peynirin göç yollarını nasıl şekillendirdiğini, zeytinin uygarlıklara nasıl zenginlik kattığını, domatesin mutfakları nasıl dönüştürdüğünü ve çikolatanın nasıl evrensel bir tutkuyla benimsendiğini anlatıyor.
Bilim, tarih ve gastronominin kesişiminde duran bu kitap, aslında her lokmanın içinde saklı olan büyük hikayeyi görünür kılıyor.
Peynir, zeytin, domates, yumurta, ekmek, bal, çikolata, yoğurt, mısır, patates, çorba, turşu, soğan, sarımsak, baharat, bakliyat, buğday, pirinç, makarna, et, balık üzerinden muhteşem bir yolculuk olmuş. Biyolojik ihtiyacımızın yanı sıra aslında farklı kültürleri inşa eden temel taşlar olarak yiyecekler hayatımızda çok önemli bir yer edinmiş durumda.