Her zaman okuduğumuz, düz bir çizgide ilerleyen o doğrusal romanları bir kenara bırakın. Karşımızda zaman algısıyla oynayan, şiirsel ama bir o kadar da sert, çok farklı bir eser var.
Benim için Hint edebiyatına atılan sarsıcı bir ilk adımdı. Ancak beni zorlayan ilk engel: Kim Kimdir? idi.
Dürüst bir eleştiriyle başlamak gerekirse; kitabın başlarında ciddi anlamda sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Kültürel farklılıktan dolayı isimlerin aşırı uzun olması ve "Kim kimdir?", "Kim kadındır, kim erkektir?" diye ayırt edebilmek için sayfalarca okumak, karakter tablosunu zihinde oturtmaya çalışmak başlangıçta insanı gerçekten çok yoruyor. Hikayenin içine hemen sızamıyorsunuz; yazar sizi ilk bölümlerde karmaşık bir isim ve akrabalık ağıyla baş başa bırakıyor. Ancak bu sabır eşiğini aşabilirseniz, roman sizi ödüllendirmeye başlıyor.
Yazar , romandaki kronolojiyi tamamen paramparça ederek bize aslında karakterlerin —özellikle Ammu ve ikizlerin— o paramparça olmuş ruhunu yaşatıyor. Şimdiki zamanda yaşasalar bile, zihinleri hep o 1969 yılındaki trajik birkaç güne geri fırlıyor. Hafızanın acıyla olan bu savaşı, okuyucuya derinlik hissi yaratıyor .
Kitabın en büyüleyici yanı ise yazarın bize daha ilk sayfalardan kimin öleceğini, kimin dilsiz kalacağını ya da kimin sürgün edileceğini açıkça söylemesi. Roy, kitabın sonunu bizden saklamıyor. Çünkü onun amacı ucuz bir "Acaba ne olacak?" merakı yaratmak değil; "Bu küçük detaylar, bu kaçınılmaz felakete adım adım nasıl yol açtı?" sorusunun peşine düşürmek. Biz trajik sonu bilerek okuyoruz ve karakterlerin attığı her masum, sevgi dolu adımda içimiz titriyor. Baş karakterlerden Ammu’nun çaresizliği, çocuklarıyla bir başınalığı ve tam aşkıyla mutlu olabilecekken sistemin çarkları arasında elinin kolunun bağlanması insanın göğsüne adeta bir taş