Buna göre bu manevî çözülme:
- Meliklere ulûhiyet (tanrılık) yakıştırmaları,
- Servet ehlinin lükse israfa, oyun ve eğlenceye dalması ve dinin unutulması,
- Malın haram yollardan kazanılıp yine haram yollara sarfedilmesi,
- Zulüm ve zorbalığın çoğalması,
Büyük çoğunluğu itibariyle toplumun, Yüce Allah'ı unutup O'nun gönderdiği "dosdoğru din caddesi"nden sapmaları...
- Ahireti inkâr edenlerin çoğalması,
- İsrafın, fuhuşun, içki ve uyuşturucu kullanımının artması...
Ve benzeri durumlarla kendini gösteriyordu.
Kısaca, bu tür itikâdi, ahlâki hastalıklar bir yana, dinden bütünüyle nefret etmek gibi bir cereyan da başlamıştı ve günden güne artmakta idi.
Nedvî'nin tesbitiyle de:
Peygamber'in verdiği haberlerle, semavî kitaplarla, vahyin gökten inmesiyle, Kur'an âyetleriyle alay ve bütün mukaddeslere hakaret ediliyordu. İslam'a iman etmek kör bir taklit ve akıl düşmanlığına eş bir sapma olarak görülüyordu.
Bununla birlikte o devrin idarelerinden ve siyasî düzeninden bıkkınlık da isyan ve başkaldırı sınırına ulaşmıştı. Ki o idareciler de, doğru veya yanlış, gayrisamimi şekilde dinden destek sağlamaya çalışırlar, -aynen şimdilerde olduğu gibi- onu kendi batıl görüşleri ve iktidarları için, arkasına gizlendikleri bir sığınak kabul ederlerdi.
İşte bu fitne, fesat ve manevî çözülme çığırı, gittikçe büyüyerek, nihayet dalâletin son haddine ulaştığı, Moğol meliklerinden Ekber Şah zamanına kadar geldi.