Mariana Çukuru kitabını elime alırken, beni bu kadar derinden sarsacak ve kelimelerimi kilitleyecek bir duygu fırtınasının içine düşeceğimi tahmin etmemiştim. Kitap beni daha ilk sayfalarından itibaren öyle bir yakaladı ki, bazı anlarda hıçkırarak ağlamamak için kendimi zor tuttum, boğazımda kocaman bir düğümle kalakaldım.
Bu kadar yoğun bir empati kurmamın en büyük sebebi, hikayenin başlarında bir annenin oğlunu kaybettiğini sanmam oldu. Kendim de bir erkek çocuk annesi olduğum için, o hissin ağırlığı direkt göğsüme oturdu. Sonradan kaybın aslında bir kardeş kaybı olduğunu fark etsem de içimdeki o sızı hiç geçmedi. Yazarın acıyı, yası ve o derin çaresizliği tarif etme biçimi o kadar muazzam, o kadar yalın ve duruydu ki, sayfalar boyu o tarifsiz kederi karakterle birlikte birebir yaşadım.
Özellikle bir sahnede, Paula'nın kardeşini hatırlatan bir tişörtte onun kokusunu aramaya çalışırken kurduğu, "Aslında bunda kokusu olmazdı, bir tişörte koku bırakamayacak kadar küçüktü" ifadesi beni adeta mahvetti. Ölümün o sarsıcı gerçekliği karşısında bir annenin, bir ablanın çaresizliğini; bir kokunun peşine düşecek kadar büyük bir tutunma çabasını bundan daha vurucu tasvir edemezdi herhalde.
Kitabın adını aldığı o "Mariana Çukuru" metaforu, insanın kendi içindeki o zifiri, dipsiz karanlığı anlatmak için kelimenin tam anlamıyla kusursuz seçilmişti.
Fakat bu ağır karanlığın içinde beni en çok etkileyen ve içimi ısıtan şey, Paula ile yaşlı Helmut’un yollarının kesişmesi oldu. İki farklı kuşağın, hayatları bir yerinden kırılmış iki insanın o küçücek karavan yolculuğunda birbirlerine yoldaş olmaları, adeta birbirlerinin yaralarına üfleyerek şifa olma süreçleri o kadar naif işlenmişti ki, kederin insanı yalnızlaştıran değil, aksine birleştiren evrensel gücünü hissettim.
Kitapta beni