‘’Hinduların Ganj Nehrinin sularında kenndilerini arındırmaları gibi yıllar sonra Hıristiyanlar, Kudüs yakınındaki bu nehirde arınmaya çalışıyorlardı. Oysa kutsallık yüklenen sularda arınmaya Tanrı’nın inanacağını beklemek büyük bir yanılsamaydı. Çünkü Tanrı’ya yakarmak için bu tür törenlere hiç gerek yoktu. Tanrı samimi bütün dilekleri, içten yakarışları duyardı. Tanrı çıkarcı ibadetleri, gösterişli tapınmaları sevmezdi. İnsanlık sadece vaftiz olarak tüm günahlarından arınmış olsaydı, yeryüzündeki nehirlerde, okyanuslarda yer kalmazdı. Bay Deist, ‘’Vicdan arınmadıkça, beden arınmaz!’’ dedi.’’
“Ukala erkekleri bu kadar çekici kılan neydi? Hayatı ya da kendilerini fazla ciddiye almıyor oluşları mıydı? Yoksa sürekli acı ve ölümle yüzleştiğim için, bugünkü gibi korkunç bir nöbetten sonra beni tek bir cümlesiyle güldürebilecek birine mi ihtiyaç duyuyordum?”
bir zaman ölüme taktım aklımı
yağmurlara , denizlere , sorulara , aşklara ve daha pek çok şeye..
çevremde hiç akranım kalmadı sonra
yalnızlığımın resmine bir fırçada ben attım.
Paradoks burada ortaya çıkıyor: Fransa'da devrimi bitiren Napoléon bundan sonra kurmaya çalıştığı Avrupa İmparatorluğu'nda gittiği her yere Fransız Devrimi'nin birtakım ögelerini götürdü.
Sonra bir an yüz yıl sonra neler olacağını Hayal etmeye çalıştım. Yüz yıl sonra, büyük olasılıkla buradaki insanlar (ben de dahil) yeryüzünden silinmiş, toprağa ya da küle dönüşmüş olacak. Böyle düşünmek tuhafıma gidiyordu. Önümde olan her şey bir serap gibi gelmeye başlıyordu. Sanki rüzgara kapılıp her an savrulup gidecek gibi.