Günümüz edebiyat dünyasının en belirgin sancılarından biri, yazarlık mesleğinin gerektirdiği entelektüel donanımın ve dil ustalığının, yerini sadece görünür olma arzusuna bırakmasıdır. Pek çok yazar adayı, ustaların tecrübelerine kulak vermeyi, kavramsal bir zemin oluşturmayı ve kelime hazinesini derinleştirmeyi zahmetli bir süreç olarak görerek, bu disiplinleri adeta göz ardı etmektedir. Sonuç ise edebi bir süzgeçten geçmemiş, zihinsel hazırlığı eksik metinlerin birikmesidir.
Bu durumun temelindeki en büyük yanılsama, herkesin anlatacak bir hikayesi olduğu düşüncesiyle, bu hikayenin dilin estetik imkanlarıyla yeniden inşa edilmesi gerekliliğinin karıştırılmasıdır. Yazarın eseri bir sanat nesnesi olarak değil, kendini merkeze koyduğu bir vitrin olarak görmesi, metnin otonomisini yok eder. Yazar, kurgunun ve karakterlerin önüne geçerek metni kendi egosunun bir uzantısı haline getirir. Bilgi birikimi ve nitelikli okuma olmadan yazılan bu eserler, yüzeyde kalan ve özgün bir ses barındırmayan içeriklere dönüşür. Dili sadece bir iletişim aracı seviyesine indirgemek, sanatsal derinliği öldürürken, okurla kurulan bağın metin üzerinden değil, yazarın kişisel popülaritesi üzerinden kurulmasına neden olur. Özetle, kalem bir dünyayı yansıtmak yerine yazarın egosu için bir mikrofon işlevi gördüğünde edebiyat, sanat olmaktan çıkıp sıradan bir ifade boşalmasına dönüşür. Bir eserin kalıcı olabilmesi için yazarın kendi gölgesinden sıyrılıp, kelimelerin dünyasına sadık kalması şarttır.