Bu hayattaki her şey geçicidir. Hayat değişir. Şu anki durumun senin son durağın ve nihai varış noktan değildir.
05:23
Genelde zor bir metni sabah namazından sonra tahlil etmeye daha ziyade özen gösteririm. Çünkü anlaşılması zor ve uğraş isteyen bir alan olduğundan zihnimin en açık olduğu zamanları tercih ediyorum. Sair okumalarımı gün içindeki sair saatlerde yapmak daha iyi hissettiriyor çünkü. Bir meseleyi okumaktan ziyade, o meseleyi öğrenmek ve bilmek daha iyi geliyor bana. Ortalama bir aydır Ebrehinin mantık metnini tahlil ediyorum. Elbette bir bilenin eşliğinde oluyor bunlar. Mantık okumalarımda ve tahlilimde şunu fark ediyorum: Risale-i Nurda cüz'i bir ders kadar lezzet almıyorum abi. Cüzi bir bahsini anla hayatın değişiyor kardeşim. Sonra zaten külli manalarını yakalıyorsun ve hayatına tesir ediyor. Namazın değişiyor bir kere. Daha mühimi var mı ? Bir eserin insanların hayatlarına bu kadar tesir edebilen çok az eser gördüm. Nurların Ekseriyetle takdir edilmesinin sebebi de budur. Sonuç olarak Kuddüse çalışırken, pencerelere çalışırken ve Kader Risalesine ve sair risalelere çalıştığımda ki lezzeti almam çok mümkün olmuyor.
Risale-i Nur
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Telefonla Dünya Kupası Maç Nakli
– Bak, şimdi, benim radyoda maç spikerliğimde belki en önemli ilk olay, 1966 Dünya Kupası'ydı. TRT bizi final maçını anlatmak üzere Londra'ya yolladı. Ben de organizasyonun başkanına kadar çıktım. Adam gayet nazik, güler yüzlü, fakat alay ederek "Sizin Tey-ar-ti (TRT demek istiyor) dün mü öğren­ di Dünya Kupası maçlarının oynanacağını da bugün başvuru­ yor? Dört yıl evvelden bütün kulübeler dağıtıldı, bitti..." dedi. – Ve adam haklıydı galiba... – Tabii haklıydı. Bizimki Türk işi işte...Adam "Yani naklen yayını yapamayacaksınız" dedi. Ben kolay kolay pes et­ medim. "Bana" dedim, "bir telefon verir misiniz?" Adam bir kahkaha attı. "Yoksa telefonla mı anlatacaksınız" diye sor­du. "Ben aynı zamanda gazeteci olduğum için" dedim, "ga­zeteme yazı geçerim". Adam ona da "peki" dedi. Bunlar maçtan iki gün evvel oluyor. – Ama maçta siz kulübede değilsiniz. – Basın tribünündeyim. Sağım solum ünlülerle dolu. Dün-ya çapında ünlülerle... – Basın tribünü orada da bizdeki gibi miydi? – Biraz değişikti. Bazı ünlü spor yazarları özel yerlerde oturuyordu. Bir de kalabalık kısmı vardı. Ben o kısımda, basın tribününün yazarlar bölümündeyim. Düşünün, dünya­nın dört bir yanından gelmiş yüzlerce tanınmış gazeteci. Hepsi oturup maçı izliyor. Ama hepsinin önünde telefon var. İşte "ilk on beş dakika" diye yorum yazdırıyorlar. Sonra da sessiz sedasız maç izleyip not alıyorlar. Hafif sesle de telefon­ da konuşuyorlar. Ancak içlerinde biri var, artık manyak mı dediler, garip mi dediler, deli mi dediler, fanatik mi... bilemi­ yorum ne deyim buldular, ara sıra ayağa da kalkıp "Şimdi sağ­dan iniyorlar" diye maç anlatıyor. Ve bu maç yayını maç baş­lamadan 5 dakika evvel başladı. Bir maç 90 dakikadır, etti 95. Adam haftaymda da 15 dakika durmadan konuştu. Neden? Hat kesilirse bir daha bağlanamaz
​Egonun Gölgesinde Kalan Edebiyat
Günümüz edebiyat dünyasının en belirgin sancılarından biri, yazarlık mesleğinin gerektirdiği entelektüel donanımın ve dil ustalığının, yerini sadece görünür olma arzusuna bırakmasıdır. Pek çok yazar adayı, ustaların tecrübelerine kulak vermeyi, kavramsal bir zemin oluşturmayı ve kelime hazinesini derinleştirmeyi zahmetli bir süreç olarak görerek, bu disiplinleri adeta göz ardı etmektedir. Sonuç ise edebi bir süzgeçten geçmemiş, zihinsel hazırlığı eksik metinlerin birikmesidir. ​Bu durumun temelindeki en büyük yanılsama, herkesin anlatacak bir hikayesi olduğu düşüncesiyle, bu hikayenin dilin estetik imkanlarıyla yeniden inşa edilmesi gerekliliğinin karıştırılmasıdır. Yazarın eseri bir sanat nesnesi olarak değil, kendini merkeze koyduğu bir vitrin olarak görmesi, metnin otonomisini yok eder. Yazar, kurgunun ve karakterlerin önüne geçerek metni kendi egosunun bir uzantısı haline getirir. Bilgi birikimi ve nitelikli okuma olmadan yazılan bu eserler, yüzeyde kalan ve özgün bir ses barındırmayan içeriklere dönüşür. Dili sadece bir iletişim aracı seviyesine indirgemek, sanatsal derinliği öldürürken, okurla kurulan bağın metin üzerinden değil, yazarın kişisel popülaritesi üzerinden kurulmasına neden olur. Özetle, kalem bir dünyayı yansıtmak yerine yazarın egosu için bir mikrofon işlevi gördüğünde edebiyat, sanat olmaktan çıkıp sıradan bir ifade boşalmasına dönüşür. Bir eserin kalıcı olabilmesi için yazarın kendi gölgesinden sıyrılıp, kelimelerin dünyasına sadık kalması şarttır.
Eleştiri
Mükemmel Bir Neşe ve Umut Kaynağı
IMDB'den 8.6 puan alan 1946 yapımı olan It's a Wonderful Life (Şahane Hayat) filmi, benim için IMDB puanı her ne kadar pek bir şey ifade etmiyor olsa da, aldığı puanla IMDB'ye göre dünyanın en iyi 21. filmi oluyor. Yönetmen Frank Capra'nın sinema tarihine armağan ettiği bu başyapıtı izlerken içimde çok büyük bir beklenti yoktu. Her gün en az bir film izlemeye çalışan biri olarak bu filmi, o zaman izlediğim dizi olan Friends'te isminin geçtiğini işitmiştim; isim de bir yerden kulağıma tanıdık gelince seyretmeye koyuldum. Film, çevresi tarafından hatırı sayılan, saygıdeğer ve çok sevilen birisi olan George Bailey Tanrı'nın en büyük mucizesinden vazgeçmek üzereyken açılış yapıyor. Bu sırada kendisinin akıbetini kimse bilmediğinden küçük kasabasındaki neredeyse herkes onun için Tanrı'ya dua etmeye başlıyor. Tanrı bu kadar duaya yanıtsız kalamıyor ve en büyük mucizesinden vazgeçmesini önlemek için bir meleği görevlendiriyor. Daha sonra bu meleğe George Bailey'yi tanıması için onun hayatından önemli kesitleri izletiyor. Buradan sonrasını anlatmayacağım. Ben kendime "duygusal" birisi demem; sanırım çevrem de bunu tasdik eder. Fakat bu filmi izlerken tam iki kez ağladım ben. Duygusal birisi olmadığımdan film izlerken pek ender ağlarım. Dahası bu ağlayışlarımdan birisi mutluluktan olmuştu. Bunun bir daha herhangi bir filmi izlerken tekrar edecek bir durum olmadığına eminim. Ben bu incelemeyi Frank Capra'nın bu naçiz başyapıtı ülkemizde pek bilinmediğinden herkese önermek adına kaleme alıyorum. Ama en çok da hayatını önemsiz, değersiz, yaşamaya o kadar da değer bulmayan insanlara öneririm. Bu değerlendirmemi filmi izledikten önce de sonra da bir mübalağa olarak görebilirsiniz ama; bu film hayatın kutsiyetini, paha biçilemezliğini size hayatınızda karşınıza çıkacak birçok şeyden
Film
Erdoğan'ın NATO Genel Sekreterliği Tartışmaları Üzerine Bir Değerlendirme Son dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın NATO Genel Sekreterliği görevine getirilebileceğine yönelik çeşitli iddialar ve değerlendirmeler kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmaktadır. Ancak konu, hukuki ve kurumsal çerçevede ele alındığında, görevde bulunan bir devlet başkanının kendi makamını sürdürürken aynı zamanda NATO Genel Sekreteri olarak görev yapabilmesinin mümkün olmadığı görülmektedir. NATO Genel Sekreterliği, üye ülkelerin ortak mutabakatıyla belirlenen ve ittifakın siyasi koordinasyonunu sağlayan uluslararası bir görevdir. Bu nedenle herhangi bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı veya devlet yönetiminde aktif görev yapan üst düzey bir yetkilisinin mevcut görevini sürdürürken NATO Genel Sekreterliği makamını üstlenmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın NATO Genel Sekreteri olabilmesi için görev süresinin sona ermiş olması ya da mevcut görevinden ayrılması gerekmektedir. Bu çerçevede ortaya atılan iddiaları yalnızca diplomatik bir görevlendirme tartışması olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Zira siyasi açıdan bakıldığında, bu tür söylemlerin Türkiye'nin iç siyasi dengeleriyle de yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Özellikle seçim süreçlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında arzu ettikleri sonucu elde edemeyen bazı çevrelerin, Erdoğan'ın ulusal siyasetten uzaklaşmasını sağlayabilecek alternatif senaryolar üzerinde durduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu bakış açısına göre NATO Genel Sekreterliği tartışmaları yalnızca uluslararası bir görev değişikliğinden ibaret değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin siyasi geleceğini, liderlik yapısını ve güç dengelerini etkileyebilecek stratejik bir tartışma alanı olarak da