Son günlerinde sıklıkla onunla birlikte olan, bilebildiği­miz en az üç portresini yapan Mihri Hanım yine o dönem­lerin İstanbul'unda yetişen çok nitelikli kadınlardandır. İs­ tanbul'un ilk kadın ressamı olarak anılır. Onun biyografisi de en az Fikret'inki kadar acı dolu, fakat biraz daha hare­ketli geçmiştir. Fikret'i içinde bulunduğu bunalımdan, kısır döngüden kurtarabilecek tek şey, yoğun bir aşk olabilirdi. Olasılıkla da bunu yaşayabileceği tek kadın Mihri Hanım'dı. Bu onun için son bir olanaktı fakat, gerçekleşememiş ya da gerçekleşmesine yaşamı yetmemiştir. Mihri Hanım 1 885/86 yılında, Kadıköy, Bahariye sem­ tinde oturdukları sokağa da adı verilen, İstanbul Üniversi­ tesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Rasim Paşa'nın, Rum kökenli karısından doğmuştur. Rasim Paşa, güzelliği ile de ün salan kızının eğitimine özel bir özen göstermiş; re­sim sanatına olan yatkınlığı ve tutkusu görüldükten sonra da saray ressamlarından Zonaro'dan özel dersler almaya başlamıştır. Resim sanatına olduğu kadar modern yaşama da tut­kuyla bağlı olan Mihri Hanım, resim sanatını kaynağından öğrenebilmek için Paris'e gitmek istemiş; törelere ters düş­tüğü için legal yollardan yurtdışına çıkma izni alamayınca, olasılıkla Fransa Elçisi Barrer'in hanımı aracılığıyla sahte pasaport edinmiş, ilk önce Roma'ya gitmiş; bir süre Ro­ma'da yaşadıktan sonra Paris'e, Montparnasse'a yerleşmiş­tir. Bu ara Sorbon'da siyasal bilimler öğrenimi yapan Bur­ salı Selami Paşa'nın oğlu Müşfik Bey'le tanışmış, onunla evlenmiş; bundan sonra, Mihri Müşfik Hanım olarak ta­nınmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra Paris'te Maliye Ba­ kanı Cavit Bey'le tanışmış; Cavit Bey tarafından İstanbul'a gelmesi önerilmiştir. İstanbul'a dönen Mihri Müşfik Ha­nım, Güzel Sanatlar Akademisi'ne ilk kadın öğretim üyesi olarak kabul
Sayfa 220 - Okuyan us yayınları 2024
Biyografi edebiyat eleştiri kuram
Nihayet, menkıbeler Yunus'unda, üzerinde duracağımız son bir nokta, Molla Kasım adlı şeriat bilgininin Yunus'un şiirlerini okuması ve değerlendirmesi olayı. Molla Kasım, bir ırmak kıyısında oturur ve şiirleri okumaya başlar. Bin şiir okur ve bunları şeriata aykırı bulur, bunları yakar, sonra bin şiir daha okur, onları da uygun bulmaz; uygun bulmadıkça suya atar. Üçüncü bin şiirin birinci șiirinde kendisinin bu merhametsiz hükmünü îmâ eden bir şiirle karşılaşır. Bu sefer, hatasını anlar ve böylece geriye bin şiir kalmış olur. İşte, insanların okuduğu şiirler bu şiirlerdir. Fakat yandığı için duman olup havaya karışan ve suya atıldığı için balıklara yem olan şiirlere acımanın yeri yoktur: çünkü bu şiirleri de kuşlar ve balıklar ezber etmiştir. Kalan bin şiiri nasıl insanlar okuyorsa, yakılan bin şiiri gökte kuşlar, suya atılan şiirleri de suda balıklar boyuna okumaktadır.
Sayfa 36 - Pdf- Diriliş yayınları, 13. Baskı
Alıntı
Reklam
I. Dünya Savaşı öncesinde savaşta nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağı, ne tür silahların kullanılıp nelerin kullanılamayacağı yahut nerelerin bombalanıp bombalanamayacağı hakkında uluslararası savaş hukuku oluşmuş ve yürürlükte idi. Bütün hukuki, yaptırımlara ve hatta ilgili devletlerin birbirleriyle yaptıkları anlaşmalara rağmen Çanakkale Muharebelerinde İtilaf Devletlerinin bu hükümlere dikkat etmedikleri sıklıkla görülmüş ve protesto edilmiştir. Bunlardan biri İngiliz Agamemnon zırhlısının Bolayır'daki Süleyman Paşa türbesini bombalamasıdır. Ayrıca Gelibolu, Maydos, Lapseki, Çanakkale, İstanbul, Uzunköprü'de sivil hedefler savaş süresince vurulmuştur ve uçaklarla bombalanmıştır. Maydos bombardımanında ilk yanan bina hastane olmuş ve içinde 25 İngiliz yaralı da ölmüştür. Sivillerin kullandığı yolcu nakliye gemileri, balıkçı tekneleri hatta kayıklar dahi düşman ateşinden nasibini almıştır. Bunlardan 1915 Temmuz'unda Mudanya iskelesinde yolcuları almak için bekleyen Biga vapurunu ve Tekir-dağı açıklarında karaya oturan bir şilebi çekmeye çalışan Haliç vapurunu yalnız iki örnek olarak sayabiliriz. İtilaf Devletleri Çanakkale Muharebeleri sırasında hastane ve hastane gemilerini de vurmuşlardır. Yapılan protestolarda ise buraların hep kazaen vurulduğu ifade edilmiştir. Özellikle 1915 Temmuzundan 1916'ya kadar Osmanlı sağlık kurumlarına İtilaf Devletlerinin saldırıları tespit edilmiştir. Bir diğer uluslararası hukuk ihlali domdom kurşunu kullanılmasıdır. 19. asrın son çeyreğinde yapılan birçok uluslararası antlaşmayla kullanılması yasaklanan ve büyük acıya, tahribata yol açan domdom kurşununun da maalesef kullanıldığı tespit edilmiştir. Arıburnu, Kanlısın, Anafartalar ve Kireçtepe Muharebelerinde İtilaf kuvvetlerinin domdom kurşunu kullandığı yaralılardan çıkartılan
Sayfa 178 - Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Osmanlı'da iş adamları devlet maliyesinde bile belli bir serbestliğe sahiptir. Gerlach bunu Tage buch'unda kaydetmektedir: "İstanbul'da toptan ticaretle veya başka yollarla zenginleşmiş birçok Rum vardır; fakat bunlar Türkler zenginliklerini fark edip de servetlerini ellerinden almasınlar diye çok kötü giyinmektedir .. " Mihal Kantakuzenes adlı kişi bunların en zenginlerinden biridir. Türklerin söylediğine göre bu şeytanın oğlu, saçma bir söylentiye göre bu sahte Rum, aslında İngiliz asıllıdır. Her halükarda serveti muazzamdır ve ilginç bir şekilde Türk devletine sağladığı hizmetlere bağlıdır. Kantakuzenes imparatorluğun bütün tuzlalarının efendisi, sayılamayacak kadar çok gümrük mukataasının sahibi ve bir vezir gibi keyfine göre patrik veya metropolit atayabilen bir görev tüccarı değil midir? Boğdan ve Eflak gibi büyük eyaletlerin bütün gelirlerine sahip olup, tek başlarına 20-30 kadırga donatabilen köylerin hakimi değil midir? Anchioli adını taşıyan sarayı Padişahın sarayıyla rekabet etmektedir. O halde, Tanrının yürü ya kulum dediği bir adamı Galata ve başka yerlerdeki soydaşlarıyla karıştırmamak gerekir; bu adam lüksüyle onların gözlerini kamaştırmaktadır. Ve o küçük soydaşları gibi temkinli olmadığından 1576 Temmuzu'nda tutuklanmıştır; tam boynu vurulacakken Sokollu Mehmet tarafından son anda kurtarılmıştır. Serbest kaldıktan sonra yeniden işe başlamıştır; fakat bu kez tuzlalarla değil, kürkçülükle meşgul olmakta ve eskiden olduğu gibi Eflak ve Boğdan'da dolaplar çevirmektedir.
Sayfa 500·Kitabı okudu
Geçirdiğimiz sürenin %99,9'unda avcı-toplayıcıydık
Çağımıza kadar kalmış son avcı-toplayıcıların şimdiki küresel uygarlık tarafından yutulup gitmeden hemen önceki haline bakarsak, belki de nispeten mutluyduk. Bizi yaratan yaşam türüdür o. Yani kısa, ancak kısmen başarılı bir yerleşiklik deneyiminden sonra yine gezgin haline gelebiliriz; bu kez o ilk seferkinden daha teknolojik bir şekilde tabii; fakat o ilk zamanda bile teknolojimiz, yani taştan aletler ve ateş bizi yok olmaktan koruyan tek siperimizdi.
Sayfa 291·Kitabı okudu
Alıntı
İsyan Kışkırtıcılarıyla Hesaplaşma
Yavuz Padişah, askerin itaatsizliğini unutamıyor, otağına ok ve kurşun atılmasını bağışlayamıyordu. Büyük seferler tasarlıyor, zaferlerle Osmanoğullarını dünyanın biricik devleti yapmak istiyordu. Dünya haritasına bakarken şöyle mırıldandığı rivayet edilir: "Şu dünya bir padişaha çok, iki padişaha azdır!» Ama canı çektiğinde isyan çıkaran bir orduyla emellerini gerçekleştiremezdi. Once onları kışkırtanları, isyana sürükleyenleri bulmalıydı. Ordu içine karışmış fesadı ayıklamalı, kılıç kuvvetini istediği kıvama getirmeliydi. 1515 yılı Temmuz'unda İstanbul'a döndükten kısa bir süre sonra, geniş çaplı bir soruşturma başlattı. Bazı ipuçları ele geçirince, vezirleri tek tek arz odasına çağırıp sorguya çekti. "Bana doğruyu söylemezseniz, saltanattan çekilirim!" diyordu. Şüpheler delillerle buluşunca, tüm belirtilerin Kazasker Taciza-de Cafer Çelebi'yi, vezir İskender Paşa'yı ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa'yı gösterdiği belirlendi. Padişah, en son Kazasker Cafer Çelebi'yi sorguya çekti. Hiçbir tereddüdü kalmayınca, meşhur âlime hüküm sordu: "İslâm askerini seferde itaatsizliğe ve isyana tabrik edenin cezası nedir?" Kazasker, boynunu bükerek şeriatın hükmünü fısıldadı: "Suç sabit oldukta, katldir." "Hakkındaki fetvayı, kendin virdin!" (Uzunçarşıl, s. 276). Divan-ı Hümayun önünde boyunları vuruldu. Yavuz Padişah, genellikle "şiddet" ve "zulüm" abidesi olarak tanıtılmıştır. Bunlardan "şiddet"e evet dememiz mümkündür, ancak "zulüm" isnadı dayanaksızdır. Mesela Çaldıran Seferi'nden dönerken, "birkaç askerin köy evlerine dadandığı" yolunda halktan şikâyet gelince, Veziriazam Hersekzade Ahmed Paşa ile Vezir Dukaginoğlu Ahmed Paşa'nın çadırlarını başlarına yıktırarak azletmiş, orduyu toplayıp zulme ve haksızlığa asla rıza göstermeyeceğini haykırmıştır. Bilhassa ordunun disiplini
Sayfa 121·Kitabı okudu
1000Kitap
Reklam
Reklam