"Biz kimiz? Belki de doğru soru bu. Hangi yazgının görünmez prangaları bizi birbirimize bağladı? Kırılmaya yüz tutmuş incecik bir dala tutunurcasına, yarı endişeyle, düşsel bir umuda tutunuyorum."
Şimdi şu soru üzerinde samimiyetle düşünmek gerekir: Bizler, inanma kabiliyetimizi sağlam kulpa tutunup iyi ve güzel alışkanlıkları huy edinerek bir cevhere mi dönüştüreceğiz; yoksa kaynağımızı, her gün bir yenisi pazarlanan, eğlence dolu hayat hikâyelerinin örümcek ağına benzeyen safsataları için mi harcayacağız?
Zira insanın ne yapacağını bilmez hâlde ortada kalıvermesi biraz da o güne kadarki hayatını boşuna harcamış olmasından kaynaklanır. Çevremizdeki pek çok genç, yaşadığımız günlerin ağır sorumluluğu altında “ne yapsak” diye döne döne aranırken dile getirmekten çekinilen asıl soru şu: Kendimizi böyle günler için nasıl hazırladık?
“Allah mı emretti?” Ne güzel bir soru... Ve ne tatlı bir cevaptır şu söz: “Evet, Allah emretti!”
Ne güzel bir imandır, insanın bir şeyi yalnızca Allah emrettiği için yapması!
Niçin güzelliğini gizliyorsun? Çünkü Allah emretti.
Niçin kocana itaat ediyorsun? Çünkü Allah emretti.
Niçin rüşvet almıyorsun? Çünkü Allah emretti.
Niçin eşine iyilik ediyorsun? Çünkü Allah emretti.
Niçin anne babana ihsanla davranıyorsun? Çünkü Allah emretti.
Biz oruç tutar, hacceder, zekât veririz; çünkü Allah emretti.
Bundan daha tatlı, daha yüce bir gerekçe olabilir mi? Ve şunu bil ki: Kim Allah’ın emrini yüceltirse, Allah da onun işini yüceltir.
Kuran Türkçeye 11-12. yüzyıla kadar çevrilmedi. Anlamadan ezberleyen, anlamadan ritüeli taklit eden bir halk, teolojik anlamda Müslüman olmuş mudur? Şehadet edenler neye şahitlik ettiğini biliyor muydu? Müslüman ve mümin aynı şey miydi? Bu soru, dönemin Müslüman düşünürlerinin büyük çoğunluğunun sormadığı soruydu.