Ailenin dokunulmazlık zırhı…
10/10
·288 syf.··
2026 3. kitabı
İyi Aile Yoktur’u okurken en çok zorlandığım şey, kitapta anlatılanların yabancı gelmemesiydi. Çünkü Nihan Kaya öyle uç örneklerden, istisnai hikâyelerden bahsetmiyor. Tam tersine, çoğumuzun “normal” diye büyüdüğü şeyleri masaya yatırıyor. Aile kavramı toplumda neredeyse kutsal kabul edilir. Anne babalar sorgulanmaz, çocuklar ise çoğu zaman sorgulanan taraftır. Bir sorun varsa çocuk asi olmuştur, nankördür, şımarmıştır, söz dinlemiyordur. Oysa Nihan Kaya bu ezberi tersine çeviriyor ve rahatsız edici bir soru soruyor: Ya sorun çocukta değilse? Kitap boyunca çocukların ne kadar ciddiye alınmadığını görmek insanın içini sıkıyor. Yıllarca bebeklerin ve küçük çocukların fiziksel acıyı yetişkinler kadar hissetmediğine inanılmış olması bile başlı başına ürkütücü. Daha da ürkütücüsü, duygusal acılarının bugün bile çoğu zaman önemsenmemesi. “Çocuktur, unutur”, “Anlamaz”, “Büyüyünce geçer” denilen pek çok şeyin aslında insanın karakterinde, ilişkilerinde ve kendilik algısında yıllarca iz bırakabileceğini anlatıyor kitap. Nihan Kaya’nın üzerinde durduğu bir başka konu da kadının aile içindeki görünmez yükü. Kadın çoğu zaman fedakârlığın adı oluyor. Kendi isteklerinden vazgeçmesi bekleniyor, kendi hayatını ertelemesi bekleniyor, herkesin yükünü taşıması bekleniyor. Üstelik bunlar öyle normalleştirilmiş ki çoğu zaman görev gibi görülüyor. Oysa kitap, kadının da ailesindeki diğer bireyler kadar arzuları, hayalleri ve sınırları olan bir insan olduğunu hatırlatıyor. Kitapta dikkatimi çeken bölümlerden biri de çocukların anne babalarını koşulsuz sevmesi üzerine yapılan değerlendirmelerdi. Bir çocuk ne kadar kırılırsa kırılsın, ne kadar ihmal edilirse edilsin çoğu zaman sevgisini anne babasından çekmiyor. Hatta çoğu zaman suçun kendisinde olduğunu düşünüyor. Belki de bu yüzden aile
İyi Aile YokturNihan Kaya · İthaki Yayınları · 20187,9bin okunma
10/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2026 127. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 14 Mayıs 2026 00:00
"BAŞLANGIÇLAR KİTABI" "Açması veya kaldırması gerekmeyen tek bir şey vardı. Ne kadar istese de bir çekmecenin arkasına saklayabileceği bir şey değildi. O, nereye giderse gitsin kırık kalbini de yanında götürmekten başka seçeneği olmadığını biliyordu. James, dört ay önce onu terk ederken ardında yalnızca bu kırık kalbi bırakmıştı." Hepimizin her gün yanından geçip gittiğimiz, çoğu zaman fark etmediğimiz insanların iç dünyalarına dokunuyoruz eserde. Çünkü hayat bize sık sık insanların görünen yüzlerini gösteriyor; oysa asıl hikâyeler, söylenmeyen cümlelerde, gizlenen yaralarda ve sessizce taşınan yüklerde saklı. Janice'i ilk kitaptan tanıyoruz. O, evleri temizleyen bir kadın olmanın çok ötesinde, âdeta bir hikâye koleksiyoncusu. İnsanların evlerinde çalışırken onların anılarını, pişmanlıklarını, özlemlerini ve sırlarını da topluyor. Fakat bu kez dikkatimi çeken şey başkalarının hikâyeleri değil, Janice'in kendi hikâyesinden kaçışı oldu. Başkalarını dinlemek bazen kolaydır. Zor olan, kendi iç sesimizi duymaktır. Kitap boyunca Janice'in içindeki o kırılgan sessizliği hissediyoruz. Başkalarının hayatlarına tanıklık eden birinin, kendi hayatını anlatmaya neden bu kadar çekindiğini sorguluyoruz. Ve fark ediyoruz ki çoğumuz biraz Janice gibiyiz. Başkalarının hikâyelerine ilgi duyarken kendi hikâyemizi önemsiz sanıyoruz. Oysa yazarın bize fısıldadığı şey çok net: Bir insanın ne iş yaptığını bilmek, onun kim olduğunu bildiğiniz anlamına gelmez. Her insan, görünenden çok daha fazlasıdır. Her kalbin içinde anlatılmayı bekleyen sayısız sayfa vardır. "Benim anlatacak bir şeyim yok." diyenler bile aslında başlı başına bir hikâyedir. Jo Sorsby, dayısının kırtasiye dükkânına bakmak için Londra'ya taşınır. Rengârenk defterler, birbirinden güzel dolma kalemler ve sıcacık müşterilerle
Edebiyat
Başlangıçlar KitabıSally Page · The Kitap Yayınları · 202691 okunma
Reklam
10/10
·208 syf.··
2026 33. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 15:40
Bu kitabı 10-11 yaşlarımda okusaydım muhtemelen çikolata nehirlerine, şekerden çayırlara, pembe şeker kayıklara ve cam asansörlere hayran kalırdım. Şu anki yaşımda okuduğumda ise Roald Dahl’ın çocuklara verdiği en büyük hediyenin çikolatalar değil, hayal kurma cesareti olduğunu gördüm. Charlie’nin Çikolata Fabrikası ilk bakışta eğlenceli bir çocuk kitabı gibi görünse de satır aralarında çocuklara ve yetişkinlere söyleyecek çok şeyi olan bir metin. Dahl’ın kurduğu dünyada yemek yerine geçen sakızlar, erimeyen çikolatalar, görünmez çokobarlar, şeker ağaçları ve her yöne gidebilen cam asansörler var. Bu fikirlerin hiçbiri “mantıklı” olmak zorunda değil. Tam tersine yazar, çocuklara hayal kurmanın sınırlarının olmadığını gösteriyor. Kitabı okuyan bir çocuk, kurduğu hiçbir hayalin saçma olmadığını öğreniyor. Ancak kitap yalnızca hayal gücünü yüceltmekle kalmıyor. Fabrikayı gezen beş çocuk üzerinden açgözlülüğü, gösteriş merakını, şımarıklığı, ekran bağımlılığını ve ölçüsüzlüğü de eleştiriyor. Augustus Gloop, Violet Beauregarde, Veruca Salt ve Mike Teavee’nin başına gelenler aslında kendi kusurlarının bir sonucu. Daha da önemlisi Roald Dahl çocukları suçlamak yerine onları yetiştiren yetişkinlere dönüp bakıyor. Özellikle Veruca Salt bölümünde açıkça görüyoruz ki çocuklar çoğu zaman ebeveynlerinin aynası oluyor. Kitap boyunca beni en çok düşündüren karakter Veruca Salt oldu. Çünkü Veruca yalnızca şımarık bir çocuk değil; istediği her şeye emek vermeden sahip olmaya alışmış bir çocuk. Dahl burada çok önemli bir soru soruyor: Her istediğine ulaşan bir çocuk gerçekten mutlu olabilir mi? Yoksa amaçlarını, hayallerini ve mücadele etme isteğini mi kaybeder? Mike Teavee bölümü ise kitabın bugün hâlâ neden güncel olduğunu gösteriyor. Roald Dahl televizyonu eleştirirken aslında
Duygu ve Düşünce
Charlie'nin Çikolata FabrikasıRoald Dahl · Can Çocuk Yayınları · 200513,2bin okunma
Puan vermedi·336 syf.··
2026 71. kitabı
Bir insan ömrü boyunca kaç kez yeniden başlamayı göze alabilir? Vartan İhmalyan’ın hayatını okurken aklıma en çok bu soru geldi. Konya’da başlayan bir çocukluk, İstanbul yılları, Fransa, İngiltere, Macaristan, Çin ve Sovyetler Birliği derken sürekli değişen şehirler var. Ama kitap yalnızca bir yolculuk anlatmıyor. Gidilen yerlerden çok, o yolların üzerinde karşılaşılan insanları anlatıyor. En sevdiğim bölümler çocukluk anıları oldu. Kardeşi için sakladığı çikolatalar, okul günleri, öğretmenleri, ilk kez denizi görüşü, mahalledeki insanlar… Sonra yıllar geçiyor; Nazım Hikmet çıkıyor karşımıza, parti çalışmaları başlıyor, gözaltılar, sorgular ve sürgün yılları geliyor. Buna rağmen anlatının içinde hep aynı insan kalıyor. Çocukken etrafını merakla izleyen o çocuk, büyüdüğünde de karşısındaki insanları dikkatle dinlemeye devam ediyor. Kitapta siyasi olaylar elbette önemli bir yer tutuyor. Fakat ben okurken en çok dostlukların, sohbetlerin ve karşılaşmaların üzerinde durdum. Bir tren yolculuğunda tanışılan biri, yıllar sonra yeniden karşılaşılan bir dost, başka bir ülkede kapısını açan bir akraba… Bazen birkaç sayfalık bir anı, uzun siyasi tartışmalardan daha fazla yer kapladı zihnimde. Jak İhmalyan da kitap boyunca sık sık karşıma çıkan isimlerden biri oldu. Resimleriyle, dostlarının anlattıklarıyla ve ağabeyinin ondan söz ettiği bölümlerle onu biraz daha yakından tanıdım. Kitap bittiğinde Vartan İhmalyan kadar kardeşini de tanıyormuşum gibi geldi.
Bir Yaşam ÖyküsüVartan İhmalyan · Cem Yayınevi · 201211 okunma
9/10
·368 syf.··
2026 69. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 09:46
Butimar’ı okurken insanın içinde eski bir rüya kıpırdıyor gibi oluyor. Sanki bazı hikâyeler bu hayatta başlamamış da çok daha önce bir yerde yarım kalmış. Romanın aşk tarafı bana en çok buradan dokundu: kavuşmaktan çok eksik kalmak, sevmekten çok sevdiğinin etrafında dönüp durmak… Denize âşık olup da ona yaklaşamayan Butimar kuşu gibi. Güzel ama biraz zalim bir imge bu. Çünkü bazen insan en çok sevdiği şeye dokunamıyor; dokunursa onu kaybedeceğinden korkuyor. Kitap sadece bir aşk hikâyesi gibi okunacak kadar dar değil bence. Rüyalar, mektuplar, geçmiş, savaş, simya, kader, zamanın insanla oynadığı o tuhaf oyunlar… Hepsi metnin içinde birbirine karışıyor. Bazen nerede gerçek bitiyor, nerede hayal başlıyor emin olamıyorsun. Ama bu belirsizlik kötü bir şey gibi gelmedi bana. Aksine romanın ruhu biraz orada duruyor. Çünkü bazı hikâyeler dümdüz anlatılsa büyüsü kaçar; Butimar da sanki sisin içinden görünmesi gereken kitaplardan. Kaan Murat Yanık’ın dili şiirli, yer yer masalsı ve epey yoğun. Bu tarafını sevdim ama dürüst olayım, bazı yerlerde metin kendi güzelliğine biraz fazla yaslanıyor gibi hissettim. Cümleler güzel, imgeler güçlü, atmosfer etkileyici; fakat bazen hikâyenin kendisi o süslü gölgenin arkasında kalıyor. Yine de bunu tamamen kusur olarak söylemiyorum. Çünkü kitabın derdi zaten sade bir olay anlatmak değil; okuru biraz rüyanın, biraz eski zamanların, biraz da iç sızısının içine çekmek. Benim için Butimar’ın en güçlü yanı, aşkı sadece iki insan arasındaki bir duygu gibi değil, insanın kendi eksikliğine duyduğu tuhaf bir özlem gibi anlatması oldu. Sevdiğimiz şeyin peşinden giderken bazen gerçekten ona mı yaklaşıyoruz, yoksa içimizde yıllardır kapanmamış bir boşluğa mı? Roman boyunca bu soru hafif hafif dolaşıyor. Bazı kitaplar cevaptan çok o dolaşan soruyla
ButimarKaan Murat Yanık · Ketebe Yayınları · 20226bin okunma
9/10
·416 syf.··
2026 54. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 24 Nisan 2026 10:56
Elizabeth Zott’u okurken insan ister istemez şunu düşünüyor: Bir kadının zeki ve başarılı olma ihtimali neden insanları rahatsız ediyor? Bir Kimya Meselesi ilk bakışta mizahi, akıcı ve sıcak bir roman gibi duruyor ama altında epey tanıdık bir öfke var. 1950’li ve 60’lı yıllarda, kadınlardan evde oturması, çocuk bakması, yemek yapması ve mümkünse fazla soru sormaması beklenirken Elizabeth Zott laboratuvarda var olmaya çalışan bir kimyager. Üstelik sadece “çalışan bir kadın” değil; ne istediğini bilen, zekâsını saklamayan, güzelliğinin aklının önüne geçirilmesine boyun eğmeyen bir kadın. Romanın en sevdiğim tarafı, Elizabeth’in hayata da kimya gibi bakması oldu. Net, ölçülü, kanıt isteyen, boş lafa pek tahammülü olmayan bir karakter. Calvin Evans’la ilişkisi, anneliği, işyerinde uğradığı ayrımcılık ve sonra kendini bir yemek programının içinde bulması… Bütün bunlar ilk bakışta hayatın onu başka bir yere savurması gibi görünüyor ama Elizabeth girdiği her yeri kendi üslubuyla dönüştürüyor. Yemek programı bile onun elinde sadece yemek tarifi verilen bir yer olmaktan çıkıyor; kadınlara “siz bundan ibaret değilsiniz” diyen küçük bir isyana dönüşüyor. Bir de Altı Buçuk var tabii. Kitaptaki köpek karakteri ilk bakışta tatlı bir ayrıntı gibi görünebilir ama bana göre romanın sıcaklığını taşıyan en güzel yanlardan biri. Elizabeth’in sert, kontrollü, kendi ayakları üzerinde duran hâlinin yanında Altı Buçuk, eve başka bir duygu katıyor. Bazen bir insanı en iyi anlayan şeyin başka bir insan olmaması da tuhaf ama güzel. Bu kitapta aile dediğimiz şeyin sadece kan bağıyla, evlilikle ya da toplumun onayladığı kalıplarla kurulmadığını da biraz da bu tarftan hissediyoruz. Kitabın mizahını sevdim, çünkü anlatılan meseleleri hafifletmiyor; aksine okunur kılıyor. Cinsiyetçilik, yalnız
Bir Kimya MeselesiBonnie Garmus · Altın Kitaplar · 20233,983 okunma
Reklam
Reklam