Bir tebessüm. Orantısız. Çarpık. Varla yok arası. Ama orada.
Arkamızda hareketlenen, itişip kakışan çocuklar; ağaçların üstünde yalpalayan, başıboş uçurtmanın peşine çığlık çığlığa düşen bir grup uçurtma avcısı. Gözlerimi kırpıştırdım, tebessüm silindi. Ama oradaydı. Onu görmüştüm.
“Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin?”
Yutkunurken, âdemelması inip çıktı. Rüzgâr saçlarını karıştırdı. Başını evet anlamında salladığını gördüm.
“Senin için bin tane olsa yakalarım,” dediğimi duydum.
Sonra döndüm, koşmaya başladım. Yalnızca bir gülümsemeydi, hepsi bu. Her şeyi düzeltmiş değildi. Hicbir? şeyi düzeltmemişti. Belli belirsiz bir tebessüm. Minicik bir şey. Ormandaki bir yaprak; ansızın havalanan bir kuşun kıpırdattığı bir yaprak. Ama kollarımı ardına kadar açıp onu kucaklayacağım. Bağrıma basacağım. Çünkü bahar gelince, karların tek tek, tane tane eridiğini biliyorum; belki de ilk kar tanesinin eriyişine tanık oldum.
Koştum. Peşinde avaz çığlık bir çocuk sürüsü, deliler gibi koşan, yetişkin bir erkek. Ama umurumda bile değil. Yüzümü kamçılayan rüzgâra karşı, dudaklarımda Pençer Vadisi kadar geniş bir tebessüm, koştum.
Koştum.