“Orada da her yer, rüzgârın nefesi ve hışırdayan yapraklarla bir olmuş ışıktan ürken sessiz fısıldaşmalar ve konuşmalarla, uzak adım sesleri, bir çeşit şehvet içeren, iç çeken, korkuyla inleyen insandan mı, hayvandan mı yoksa huzursuzca uyumaya çalışan doğadan mı geldiği belli olmayan seslerle doluydu...”
“Kim bilir kaç kez içindeki karmaşadan kaçıp bu pencereye gelmiş, dışarıdaki huzur dolu manzaraya bakarak rahatlamıştı; karşı kıtıda evler sevimli bir şekilde yan yana dizilmişti, mavi suları zarafetle yaran küçük bir vapur, kıyıda neşeyle süzülen martılar, kırmızı bacalardan çıkan ve öğleyin çalan çan sesleriyle birlikte göğe yükselen gümüş renkli dumanlar, ona o kadar açık, o kadar net bir şekilde “Huzur! Huzur!” diye bağırıyorlardı ki, dünyanın delirdiğini bilmesine rağmen bu güzelliklere inanıyor ve kendisine vatan seçtiği bu ülke sayesinde birkaç saatliğine de olsa kendi vatanını unutuyordu...”