İçimdeki o eksik şarkı bir türlü tamamlanamıyordu. (.....) Buna dünyanın her yerinde bir ayrılığın acısı diyorlardı ve bir çaresi yoktu. Sadece şarkım değil hikayem de yarım kalmıştı...
Türkiye’nin geleceğiydi Muhsin Yazıcıoğlu. O hayatta olsaydı, Türkiye şu anda bu halde olmazdı. Muhsin Başkan yaşasaydı, Büyük Birlik Partisi de bugünkü çizgisinde olmazdı. Şu an bu parti onun fikirlerini yansıtmıyor. Mustafa Destici ve diğerleri, onun yolunda değiller. Mesela ben, şu an Büyük Birlik Partili değilim.
Ramazanda genelde kahvelerin ya da çay ocaklarının önünde gece yarılarına kadar sohbet ederdik. Çerkez Hüseyin’in çay ocağı vardı, meşhurdu. Hüseyin’in çay ocağı, derlerdi. Güzel bir mekândı. Solcu, sağcı, liberal herkesin uğraş yeriydi. Burada akşam sabah hükümetler kurulur, hükümetler devrilirdi. Hiçbir zaman bir kavga gürültü olmazdı.
O dönemde Beşir Ayvazoğlu Sivas’taydı. Çok gençti ama sözü dinleniyordu. Ahmet Turan Alkan’la birlikte ocak kökenlilerdi. Kendini iyi yetiştirmiş, okuyan biriydi; aile terbiyesi almış bir arkadaşımızdı. Ahmet Turan Alkan ve arkadaşları da sohbetlere katılırlardı.
1974 yılıydı. Molalarda Türkçe bilen ya da bilmeyen Yunanlılarla aynı masaya oturur kahve içip sohbet eder, kimi zamanda siyasi tartışmalar yapardık. Bu tartışmalarda Ecevit aleyhine konuştuğum olurdu. Bir gün bundan cesaret alan bir Yunan, kahve molası sırasında Ecevit’e hakaret etti. Tam karşımda oturuyordu. Buna bir yumruk attım. Arkada oturduğumuz kanepenin dayanağı yokmuş, yere düştü. Burnu kanadı. Ayağa kalktığında, “Sen Ecevit’e şöyle diyorsun, böyle diyorsun. Ben deyince de kızıp yumrukluyorsun,” diye tepki gösterdi. Ben de “O, benim ülkemin başbakanı. Sen ne hak ile benim başbakanıma hakaret ediyorsun?” diye karşılık verdim.
Türk milletine, milliyetçiliğe velhasıl bu ülküye, sevdaya katılmam, sanayici olup ülkeme, milli ve manevi değerlerime hizmet etme isteğim temelde bir olaya dayanır: Almanya’dan ilk izinde Sivas’a geldiğimde Ankara Garı’nda gördüğüm tabloyu hiç unutamamam. Gözlerimi sıkıca yumarak iki ülkeyi kıyaslamıştım… Bu sanal kıyastan sonra Türk Milleti’nin sevdalısı olarak milletime maddi ve manevi hizmeti farz-ı ayn kabul ettim. Başlarda bu hizmetin Milliyetçi Hareket içerisinde yürütüleceğine kani olmuştum. Hiçbir zaman “Türkeşçi” olmadım. Merhuma “Türkeşçi değil Türk milliyetçisi olduğumu, bu yüzden bu davanın içerisinde bulunduğumu,” ifade etmiştim.
Türkiye’miz, bölgesinde bir güç olarak, bağımsız, adil, laik ve komşularıyla barış içinde olmalı. Hiçbir millete ve devlete düşman olmadan Atatürk’ün yolunda ilerlemeli. Büyük beyinlerini ve entelektüellerini yurt dışına kaçıran değil, tam aksine dışarıdakilerin Türkiye’ye dönmelerini temin eden olmalı. Bunun için de adalet ve evrensel hukuku işler kılmalı.
Ben ve arkadaşlarım büyük ve güçlü bir Türkiye için mücadele verdik, gençlik yetiştirme mücadelesi verdik. Bu uğurda birçok bedel ödedim. Türk milletine helali hoş olsun...