Ömer Seyfettin, günlük tutmayı seven ama başlayıp bir kenara atan sonra tekrar yazma hevesine kapılıp yeniden yazmaya koyulan bir insan. Onun, kendi ifadesine göre başlayıp da sonunu getiremediği birkaç günlüğü daha varmış. Elimizde, bilinen ve metinlerine ulaşılmış iki günlüğü var Ömer Seyfettin’in. İlki Balkan Savaşı sırasında ve esaret altında bir deftere yazdığı Balkan Savaşı Günlüğü. İkincisi ise bu küçük ve biraz da belgesel kitabın ilk bölümü olan Defter... Ömer Seyfettin’in tuttuğu son günlük bu... Bu günlük, kırmızı kalemle yazar tarafından numaralandırılmış 200 sayfalık, 20,5x15,5 cm boyutunda bir çizgili okul defterinin 38 sayfasına yazılmış.
Âlî’nin, Anadolu’daki Kızılbaşların defter edilip 7 yaşından 70 yaşına kadar kırk bin kişinin öldürüldüğü yolundaki ifadeleri İdris-i Bitlisî'den aldığı açıktır. O da yine aynı kaynağı kullanan diğer Osmanlı tarihçileri gibi bu büyük iddiayı hiçbir mantık süzgecinden geçirmeden nakleder. Oysa bu bilgilerin sadece bir söylenceden ibaret olduğu, tımar ve vergi defterleri incelendiğinde bu iddiayı doğrulayacak verilere rastlanmadığını söylemek durumundayız.
Bu iki durum aslında bir kimlik altında iki tanımlamanın da doğmasına yol açmıştır. Konargöçer hayatı devam ettiren, savaşçı, akıncı, dinamik unsurlara Türkmen; yerleşik, ziraatçi, devleti ve otoriteyi temsil eden sakin gruplara ise Türk denilmeye başlanmıştır. Bu ayrımın yüzyıllar boyu devam ettiğini, XVII. yüzyılda Anadolu’da Türkmen adının konargöçerliği, Türk kavramının ise yerleşikliği ve otoriteyi tanımlamak için kullanıldığına şahit olmaktayız. İlginçtir ki Türk adı, Göktürkler devrindeki ilk anlamına doğru bir dönüş kazanmıştır ve bu husus Oğuzlar kanalı ile olmuştur.
Azerbaycan’ın kadim halkı anlamına gelen Azerî tabiri ise XX. yüzyılın başlarında yerleşik Türklere verilmek üzere siyasî maksatlarla üretilmiş ve kullanılır olmuştu. Buna göre güya İran sahasında kendilerine Azeri denilen kitle Türklerin İran’a hâkim olmasından sonra Türkleşmişti. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu yakıştırmanın bölgede yaşayan Türkler tarafından reddedilse de galat-ı meşhur olarak isim hâline gelmesi de ayrıca üzerinde düşünmeye değer bir konudur.