Tüm Rusların çarı 1. Aleksandr, Komünist Parti'nin sıradan bir üyesi olan Joseph Stalin'e sadece gücünü ve iktidarını değil, aynı zamanda açık denizlere erişim için verdiği bitmek bilmez mücadelesini de miras bıraktı; {Fransız devlet adamları} Maginot ve Clemenceau da benzer şekilde Sezar ve XIV. Louis'den herhangi bir engelin bulunmadığı Alman ön hattından duyulan endişeyi miras aldı.
II. Dünya Savaşı sonrası "Müttefikler" arasında ihtilaf se­bebi olan ve Soğuk Savaş'a giden süreçte önemli bir payı bulu­ nan konu İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın geleceği olmuş­ tur. Sovyet-Rus kaynaklarında Stalin'in, Çarlık Rusya'sının jeo-stratejisini sürdürerek SSCB'yi Karadeniz üzerinden Akdeniz' e bağlama ve böylelikle Türkiye üzerinde kontrol kur­ma amacıyla Türk Boğazları'nı ele geçirme planlan yaptığı açıkça belirtilmektedir. Boğazlar meselesinin istihbari yönünü de dö­ nemi inceleyen istihbarat tarihçilerinin çalışmalarında ve döneme tanıklık eden KGB'nin eski görevlilerinin hatıralarında görmek mümkündür. İstihbarat tarihçisi İ.G. Atamanenko "Şpionskiy Pas'yasns" (Casusluk Dirayeti) isimli kitabında 1945 yılında ABD'nin Japonya'ya atom bombası atmasını Kızıl Ordu'nun Tebriz üzerinden Türkiye'ye yöneldiği bir sırada gerçekleştiğini, zira Amerikalıların atom bombası kullanmasının asıl sebebinin Rusları, Türkiye'yi işgal etme planından vazgeçirmek olduğunu iddia etmektedir. Atamanenko, bu durum karşısında Stalin'in Parti Yönetimine, "İstanbul seferimiz değişiyor. Daha uygun bir zamana (erteleyelim). Türkler de, onların yerine kurban olan Japonlara dua etsinsler ... " diyerek Kızıl Ordu'nun Türkiye harekatına son vermesini buyurduğunu yazmaktadır.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Böyle her şeyin birbirine karıştığı, her sualin birbirine muvazi olarak yürüdüğü, ümitle çalınan her kapıdan bir ejderha ağzının açıldığı bir devirde insanlığın mukadderatının birtakım yarı deli meczupların, mesuliyetsiz peygamberlerin, production, surproduction deterministlerinin, hüsnüniyetleri ancak silâh seslerinde vuzuhla konuşan, idam hükümlerinde kıvamını bulan gerçek çehresini takınan ütopyacıların elinde bulunmasının felâketini düşünün. Alın size Stalin'in jesti. Hadiseler nasıl sıralanıyor. Hitler'de paranoyak olan hadise bu sonuncusunda, tam suikast oluyor. Lenin'in mongolit peygamber çehresi, nasıl birdenbire tasavvuru imkânsız bir Makyavel'e değişti. Nasıl bir polis romanı entrikası oldu
Sayfa 392 - Dergah Yayınları 40. Baskı: Kasım 2022
1956'da Nikita Kruşçev'in Yirminci Komünist Parti Kongresi'nde yaptığı gizli konuşmada selefi Joseph Stalin tarafından işlenen suçları dürüstçe anlatmasının ardından Batı dünyasındaki her casusluk birimi, Kruşçev'in zihnindekilere ilişkin ipuçları üzerine çalışmak amacıyla metni ele geçirmeye can atıyor ancak hiçbiri Sovyetler Birliği'nin demirden gizlilik perdesini delemiyordu. Bunu başaran İsrail istihbaratı oldu; Isser Harel, konuşma metninin bir kopyasının CIA'e ulaştırılmasını emretti. Amerikan ve İsrail istihbaratları arasında gizli bir ittifak doğmuştu.
Tarih
'90'lı yıllarda radikal sol örgüt ortamları oldukça katı ve tutuculaşmış ortamlardı. Sosyalist sistemin çözülüşünü kabul etmiyorlardı. Çözülen şeyin, sosyalizmin iyi uygulanmamış, yoldan çıkmış reel hâli olarak açıklıyorlardı. Özellikle sol örgütlerin bulunduğu koğuşlarda Lenin'in, Stalin'in kitaplarının eğitim programlarında yeniden okunduğunu gözlemliyordum. PKK koğuşlarında da onlar kadar olmasa da özellikle 12 Eylül darbesi döneminde hapsolmuş eski kadroların sol klasiklere olan ilgisini görebiliyordum. Çözülen, dağılan şeyin sosyalizm değil de SSCB şahsında reel sosyalizm olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden de Marx ve Engels ve Lenin'e eleştirel yaklaşmıyorlardı. Eğitim çalışmalarında, seminerlerde reel sosyalizm okumaları ve tartışmaları '90'lı yıllar boyunca devam etti. Bu sol örgüt ortamlarının entelektüel düzeylerinin anlaşılması için şu anımın konuya ilişkin meseleyi özetleyeceğini düşünüyorum. İbn Haldun'un Mukaddime adlı kitabını gizlice okumak zorunda kalmıştım. Onun "gerici" olduğunu düşünen sol bir ortam vardı. Sadece İbn Haldun değil, genel olarak Şark İslam Klasiklerine karşı derin ön yargılar vardı. Doğulu İslam düşünürlerini "Orta Çağ Karanlığı" olarak değerlendirenler vardı. Bu ön yargılar sol örgüt ortamlarında başta İbn Haldun gibi İslam düşünürlerini okumamızı engelliyordu. Örgütten aynı, bağımsız kaldığım için bu gibi ön yargılarin esiri olmadım."s.10
Sayfa 10 - Vadi Yayınları·Kitabı okudu
Kitabın en saçma pasajı olabilir.
İhtilal, Stalin, Taylan diye devam ediyordu isimler. Sonradan anlatmışlardı bizimkiler. Çocuklardan birinin adını 1 Mayıs koymayı düşünmüşler de, nasıl çağıracaklarına karar verememişler. Demişler ki çocuğu “1 Mayııııııssss” diye çağırmak biraz tuhaf olur. Vazgeçmişler.
Sayfa 126·Kitabı okudu