Sınavda çıkmayacak sorular...
Teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
çeyrek altını önemsiyorlar,
küresel ısınmayı ve beş çaylarını
ortadoğu’yu ihtiyaç halinde seviyorlar,
gökdelenleri her haliyle
eve geç gelmeyi borsaya bağlıyorlar, geriye kalanları astrolojiye
“konuşan tartı”lardan korkmuyorlar bir de,
ben bazen korkuyorum
artis diyorlar erken ölenlere bir akşamüstü her yer kalabalık
her yer kalabalık, üzgünüz yeteri kadar ve rimbaud mahkemelerde sanık
sırayla ölüyor kumbarası kırılmış çocuklar, tez konusu bile değiller
içinde ortadoğu geçmeyince şiir de olmuyor, bir şeyler kahrolsun!
-işgal edilmiştir inandığımız tüm çiçekler!
stratejik bir aşk yaşıyorum devlet görmesin,
keşişleri hemen soboleyin
bu saklambaç bizden uzak, kavimler göçü konumuz değil, seni seviyorum!
ideolojiler söylüyorum dünya kurtarmak isteyenlere ve çok rüya görüyorum
insanı anlamakla meşgulüz,
üstelik görünürde hiç ipucu da yok
ben bazen korkuyorum, annem duruyor hemen kalbime
beni hep yanlış öldürüyorlar anne diyesim geliyor
sonra cihad geliyor aklıma, cihad’ı çok seviyorum
-ama bunları coğrafi keşiflerle açıklayamam-
çocuğu okula yazdırıyorlar,
merkez sağ’ı ve dedikoduyu çok seviyorlar
üniter yapı diyorlar, uluslararası toplum,
en az iki yabancı dil
minareler gölde ediyor, başka ihsan da istiyorlar
akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar
Malya'da Bir Paradoks: 1240 Babai İsyanı'nın Bastırılmasında Frank Paralı Askerleri ve Selçuklu Meşruiyet Krizinin Anatomisi
Bir Devletin Kendi Eliyle Açtığı Yara
Bir devletin, kendi tebaasına karşı yabancı bir kılıcı sahaya sürmesi, salt askeri bir tercih değildir; bu, devletin kendi toplumsal sözleşmesiyle arasındaki bağın ne ölçüde gerildiğinin de bir itirafıdır. 1240 yılında Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovası'nda yaşanan çatışma, tam da bu türden bir itirafın sahnelendiği yerdir. Anadolu Selçuklu Devleti, Baba İlyas ve Baba İshak önderliğindeki büyük Türkmen-derviş hareketini bastırmak için, ordusunun en etkili vurucu gücü olarak zırhlı Frank paralı askerlerini öne çıkarmıştır.
Bu makalenin amacı, sayısal olarak küçük bir askeri unsurun —birkaç yüz ya da bin kişilik bir Frank süvari gücünün— nasıl olup da 13. yüzyıl Anadolu'sunun toplumsal hafızasında bu denli ağır bir iz bıraktığını, dönemin kaynakları ve modern araştırmalar ışığında incelemektir. İddia şudur: Malya Ovası'ndaki bu askeri detay, Selçuklu'nun kendi toplumsal tabanıyla ilişkisinde yaşanan derin bir kopuşun en görünür semptomudur ve bu semptom, sonraki yüzyıllarda Anadolu'nun siyasi-dini hafızasını şekillendiren bir referans noktasına dönüşmüştür.
Olayın Anatomisi: Kaynaklar Ne Diyor?
Babai İsyanı'nı birinci elden anlatan dört temel kaynak bulunmaktadır: Selçuklu sarayına hizmet eden İbn Bîbî (el-Evâmirü'l-Alâiyye), Süryani tarihçi Bar Hebraeus (Ebü'l-Ferec), vak'anüvis Sibt İbnü'l-Cevzî ve isyanın bastırılmasına bizzat katılan Frank birlikleriyle Anadolu'ya gelen Dominiken misyoner Simon de Saint Quentin. Bu dördüncü kaynak özellikle dikkat çekicidir: Simon, olaydan altı yıl sonra Anadolu'ya geldiğinde, hem isyanı bastıran Frank askerleriyle hem de Türkmenler ve yerli Hristiyanlarla görüşerek
Klasik çağda İspanya, Osmanlı'nın batıdaki en büyük, en dişli ve net düşmanlarından biriydi. Bugünün modern dünyasında ise iki ülke NATO müttefiki ve Akdeniz havzasında yakın diplomatik ilişkilere sahip ortaklar haline gelmiştir. Tarih, dünün büyük düşmanlarını bugünün stratejik ortakları yapacak kadar dinamiktir
Menkıbeden Realpolitiğe: 13. Yüzyıl Anadolu Kaosunda Bir İstihbarat ve Kamu Diplomasisi Aktörü Olarak Yunus Emre
13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası ve Selçuklu merkezi otoritesinin çöküşüyle karakterize olan çok merkezli bir güç boşluğuna sahne olmuştur. Resmi tarihin ve tasavvufi literatürün "edilgen bir mistik" olarak kurguladığı Yunus Emre, dönemin sosyo-politik ve askeri dinamikleri bağlamında yeniden okunduğunda, karşımıza farklı bir aktör profili çıkmaktadır. Bu makale; Yunus Emre’nin Baba İlyas ile başlayan ve Taptuk Emre’ye uzanan heterodoks (Vefai/Babai) network’ü içerisindeki konumunu, gezgin dervişlik (Abdalân-ı Rûm) kurumunun bilgi toplama/yayma kapasitesini ve duru Türkçe kullanımının siyasal-kültürel bir hegemonya inşası olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede Yunus Emre; mistik bir şair olmanın ötesinde, uç beylikleri arasında denge kuran, toplumsal morali rehabilite eden ve yer altındaki bir direniş ağının kamu diplomasisi ile saha istihbaratını yürüten stratejik bir aparat olarak kavramsallaştırılmaktadır.
I. 13. Yüzyıl Anadolu Güç Boşluğu ve Mikroskobik Güç Odakları
Kösedağ Savaşı (1243) sonrası Anadolu, sadece askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda derin bir epistemik ve siyasi kırılma yaşamıştır. Konya’daki Selçuklu sarayı Moğol vasalı (güdümlü devlet) haline gelirken, uç bölgelerde filizlenen Türkmen beylikleri ve yerel iktidar odakları arasında tam bir "herkesin herkesle savaşı" (bellum omnium contra omnes) ortamı doğmuştur.
Bu kaotik zeminde geleneksel devlet aygıtları (ordu, resmi istihbarat, bürokrasi) işlevsizleştiğinde, iktidar ilişkileri dikey kurumlardan yatay ağlara kaymıştır. Bu yatay ağların en etkilisi ise hiç şüphesiz tekkeler, zaviyeler ve bunların mobil unsurları olan derviş gruplarıdır. Bu makale, Yunus Emre figürünü bu
🎓 Çin’den Eğitimde Dikkat Çeken Dönüşüm!
Çin, iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına daha hızlı cevap verebilmek amacıyla 12.200 lisans programını kapattı. Kapatılan bölümlerin büyük kısmını yabancı diller, yönetim ve sosyal bilimler alanları oluşturuyor.
Bunun yerine yapay zekâ, ileri teknoloji, mühendislik ve dijital dönüşüm odaklı 10.200 yeni bölüm açıldı.
📌 Hedef:
Üniversite eğitimini geleceğin meslekleriyle uyumlu hale getirmek ve stratejik teknoloji sektörlerinin ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağını yetiştirmek.
Bu gelişme, yükseköğretimin yalnızca akademik değil aynı zamanda ekonomik ve teknolojik dönüşümlere göre yeniden şekillendiğini gösteriyor.
Sizce üniversiteler iş dünyasının ihtiyaçlarına göre mi şekillenmeli, yoksa daha geniş bir akademik yaklaşım mı benimsenmeli?
Nezaketin yitimi, aslında dilin, zamanın ve insan tasavvurunun yitimidir. Egosantrik çağ, "biz"i "ben"e; tüketim kültürü insanı ilişki kuran bir özne olmaktan çıkarıp fayda üreten bir nesneye dönüştürdü. McDonald'slaşan dünyada hız, verimlilik ve pragmatizm; inceliği, sabrı ve dikkati gereksiz ilan etti. Nezaket artık bir erdem değil, çoğu zaman stratejik bir davranış biçimi. Çünkü modern insan, ötekini anlamaktan çok kendini görünür kılmakla meşgul. Nezaketin eksilişi, aslında empatiyi, müşterek yaşamı ve insanın insana duyduğu hürmeti kaybetmesidir.