Paslanmış sarkaçların gıcırtısında ufalanıyor zaman.
Şehrin genzine kaçan isli nefesler
boğuyor sokak köpeklerinin ulumasını.
Küflü duvarlara çarpa çarpa büyüyen sessizlik,
betonun kalbinde çatlayan tohumun
ilk sızısını müjdeliyor.
Meydanlarda ucuz pazarlıkların kiri birikirken ve
vitrinlerde insan posası satılırken,
kıyamet kopmak için sûr sesini beklemedi.
Kendi cehennemini cebinde bozuk para misali taşıyan kalabalıklar arasına
insan soyunun kütüğüne yazılmanın ağır utancı içerisinde
buz gibi bir el aşk etti yanaklarımdan birine.
Ana rahminden koptuğum an yazıldı böylelikle milat.
Dünyanın payıma ayırmadığı ne varsa
sonradan iftira gibi yapıştı üstüme.
Bana bir ad verdiler.
kendi adımı ciğerime her çekişimde kanadı burnum.
Kaldırdılar başımı, geri yasladılar.
Daha ciğerime hava dolmadan,
toprağın serin ve haklı karanlığını özledim çünkü
toprağın üstü kucağını esirgeyen üvey ananın şamarıydı bana.
Dünyanın kaskatı gövdesinde bana yuva açılmadığını
sesimin dualara çarpıp geri döndüğü gün anladım.
Bankta sızan adamın hezeyanı gibi
kendime tek karış yer bulamadım şu yeryüzünde.
Kuşların haysiyetsiz menzile kanat çırptığı
kokuşmuş gökyüzüne bakarak yürüdüm yıllarca.