sueda

Mantıkî bilgiler reddedildiği takdirde böyle bir tutumun tek sonucu, mantık sahibi herkesin bunları inkâr edenin aklından, hatta bu bilgiler reddetmeye dayandığını sandığı dininden kuşkuya kapılmaları olur. Gerçi felsefecilerin bu ilim dalında irtikâp ettikleri bir haksızlık, zulüm vardır. O da şudur: Burhan (kesin delil) için kesinlik sağladıkları şüphesiz olan bir takım şartlar sayarlar. Fakat sıra dini konulara gelince kendilerinin ileri sürmüş olduğu bu şartlara bağlı kalmaları mümkün olmaz. Tersine, din söz konusu olunca bu şartlarda alabildiğine müsamahakâr davranırlar. Öte yandan mantık ilmini gözden geçirip de berrak olduğu gerekçesi ile onu beğenen bazı kimseler, mantıkçılardan nakledilen bazı küfre götürücü hükümlerin de bu tip kesin delillerle desteklendiğini sanarak henüz felsefenin ilahiyat bölümüne göz atma fırsatını bulmaksızın acele tarafından kâfir olabilirler.
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Erastodimus: Hiç kuşkusuz, amacı ve yararı belli olanlar aklın eseridirler. Sokrates: Görmüyor musun, insanın yaratıcısı, kendisini yaratırken ona yararlılıkla apaçık bazı duyu organları vermiştir? Meselâ ona göz vermiş, iki kulak vermiş, hayatı için doğru olanı görsün ve işitsin diye. Gözümüz tehlikelere açıktır ilâhî gücün bununla ne kadar yakından ilgilendiğini ve yabancı cisimlerin göze değmesini engellemek için göz kapaklarını kapı gibi yarattığını, ayrıca gözleri rüzgârın zararlarından korusun diye elek gibi kirpikleri yarattığını görmüyor musun? İşitme aracı olan kulak hakkındaki görüşün nedir? Baksana, o tüm sesleri aldığı halde hiç bir zaman dolmuyor! Hayvanları gördün mü? Ön dişleri ne güzel düzenlenmiş, yiyecekleri kesmekle görevlendirilmiş, sonra da bu yiyecekler öğütülsün diye azı dişlerine havale ediliyor. Duyu organlarındaki bu düzeni düşününce acaba bunlar akıl eseri midir, yoksa tesadüf eseri midir?
1000Kitap
Ebû Hanife'nin el-Alim ve'l-müteallim adlı eserinde talebesiyle arasında geçen şu diyalog, değişen tarihsel şartların Kelam ilmini ne denli zorunlu kıldığını göstererek meşruiyetinin altyapısını oluşturmaktadır: Talebe: Birtakım kimseler gördüm. Onlar: "Bu meselelere girme, zira Hz. Peygamber'in (sav) ashabı bu konulara girmediler, onlar için kâfi olan şey senin için de kâfidir" diyorlardı. Böyle söyleyenler benim üzüntümü arttırdılar. Onların halini, büyük bir nehirde çıkış yerini bilmediği için boğulacak olan kimseye, bir başkasının "Yerinde dur, sakın çıkış yeri arama" demesine benzettim. Alim (Ebû Hanîfe): Onlara şöyle cevap ver: "Evet, ben ashabın durumunda olsaydım, onlar için mümkün olan benim için de mümkün olurdu. Oysaki onların şartları ile bizim şartlarımız aynı değildir. Biz bize ta'n eden, kanımızın dökülmesini helal sayan kimselerle karşı karşıyayız. O halde aramızda isabetlinin ve hatalının kim olduğunu bilmememiz, canımızı ve ırzımızı müdafaa etmememiz caiz değildir. Hz. Peygamber'in (sav) ashabının hali, kendileriyle savaşanı olmayan, silah taşımaya ihtiyaç duymayan bir kavmin halidir. Halbuki biz, bizi vuran ve kanımızı helal sayanlarla karşı karşıyayız."
1000Kitap
Gazzâlî Cürcân'daki öğreniminden sonra bir kafile içinde Tûs'a dönerken soyguncular tarafından yolları kesilmiş ve her şeyi alınmıştır. Gazzâlî, eşkıyanın peşine düşer ve reislerinden hiç olmazsa ders notlarının (ta'lika) geri verilmesini ister. Eşkiya reisi, bilgileri hafızasına yerleştirmek yerine kâğıtlarda bırakmasından dolayı onunla alay etmiş ve ardından notlarını geri vermiştir. Bu hadise üzerine Gazzâli üç yıl süre zarfında notlarının tamamını ezberlemiştir.
Sayfa 257·Kitabı okudu
1000Kitap
Üzüntü yalnızca nefsin acılarının bir çeşididir ve bize göre tatsız ilaçlarla, dağlama, kesme, perhiz, sargı ile, bedenlere sifa veren daha başka şeylerle kendi bedeni acılarımızdan kurtulmamız bir görevdir. Bu hususta söz konusu illetlerden bizi kurtaracak kimseye (verilecek) mal ile ilgili büyük yüklere de katlanmamız gerekir. Nasıl ki ruh (nefs) bedenden daha üstünse, ruhun menfaati ve kendine özgü elemlerden kurtarılması da bedenin menfaatinden ve elemlerden kurtarılmasından daha önemlidir. Çünkü ruh yöneten, beden yönetilendir, ruh bâkî, beden fânîdir. Buna göre bâki olanın menfaatini gözetmek, onu geliştirmek ve iyileştirmek, hiç kuşku yok ki tabii olarak bozulanı ve geçici olanı ıslah edip düzeltmekten daha faydalı ve önemlidir. Dolayısıyla ruhu iyileştirmek ve kendisine özgü hastalıklardan kurtarmak, bedenlerimizin yararlarını gözetmekten çok daha önemli bir görevimizdir.
1000Kitap