Ebû Hanife'nin el-Alim ve'l-müteallim adlı eserinde talebesiyle arasında geçen şu diyalog, değişen tarihsel şartların Kelam ilmini ne denli zorunlu kıldığını göstererek meşruiyetinin altyapısını oluşturmaktadır:
Talebe: Birtakım kimseler gördüm. Onlar: "Bu meselelere girme, zira Hz. Peygamber'in (sav) ashabı bu konulara girmediler, onlar için kâfi olan şey senin için de kâfidir" diyorlardı. Böyle söyleyenler benim üzüntümü arttırdılar. Onların halini, büyük bir nehirde çıkış yerini bilmediği için boğulacak olan kimseye, bir başkasının "Yerinde dur, sakın çıkış yeri arama" demesine benzettim.
Alim (Ebû Hanîfe): Onlara şöyle cevap ver: "Evet, ben ashabın durumunda olsaydım, onlar için mümkün olan benim için de mümkün olurdu. Oysaki onların şartları ile bizim şartlarımız aynı değildir. Biz bize ta'n eden, kanımızın dökülmesini helal sayan kimselerle karşı karşıyayız. O halde aramızda isabetlinin ve hatalının kim olduğunu bilmememiz, canımızı ve ırzımızı müdafaa etmememiz caiz değildir. Hz. Peygamber'in (sav) ashabının hali, kendileriyle savaşanı olmayan, silah taşımaya ihtiyaç duymayan bir kavmin halidir. Halbuki biz, bizi vuran ve kanımızı helal sayanlarla karşı karşıyayız."