Ailemizin sahip olduğu tek şey babamın marangoz atölyesi, etrafta söylenenlere bakılırsa babam kasabanın en iyi mobilyacı marangozu ama para kazanma konusunda başarısız. Kasabada çok insanı tanıyor ne var ki burası babamın işini profesyonel olarak yapıp parasını da ona göre almasına imkân tanımayacakka-dar küçük bir yer. Müşteriler Danmarksgate Caddesi'nden gelip parke taşları buz tutmuş meydandan geçerek dükkâna, marangoz tezgâhının üzerine asılı lambanın aydınlattığı o sarı renkli alana girerler, gölgeleri yerdeki yonga ve talaşların, duvar dibine yığılı kereste yığınlarının üzerine düşer. Mekânın tam ortasındaki şerit testere tezgâhının biraz uzağında durup bir yandan babamın kullanmaktan rengi kararmış marangoz aletleriyle oynarken bir yandan da hayat şartlarının şimdiye dek hiç böylesine berbat olmadığından söz ederler. Babam başını sallayarak onları dinler ve tanıdığı bu insanlara filancanın annesinin kalça çıkığının iyileşip iyileşmediğini, filancanın oğlunun nasıl olduğunu sorar. Ah, hiçbir şey iyiye gitmemektedir, babam yine başını sallar, evet o da durumun farkındadır. İnsanlar kapıdan çıktıklarında geride tozlu bir boşluk bırakırlar, hava bir yün kesenin dibi gibi tiftik tiftik ve donuk renklidir, babam yarım bıraktığı işine döner, eğrilmiş bir dolabı ya da şifonyeri düzeltir, kırık dökük kısımları yeniden yapar, zımparalar ve ta ki ahşabın derinlerindeki ışık yüzeye çıkana dek elindeki bezlerle ovuşturur, cila çekmeden parlatır, kemik tokmaklar, tutamaçlar takar. Birkaç gün sonra müşteriler eşyalarını almaya geldiklerinde babamın tamir ettiği mobilya tıpkı ilk yapıldığı günkü gibi, hatta daha da güzel bir halde atölyenin orta yerinde durmaktadır. Mobilyanın bu halini ifade edecek sıfatı bulmak üzere yıllarca sözlüklere baktım, kitap karıştırdım ve sonunda