Muhtemelen tezgahı açmaya gelirken yol kenarındaki bir inşaatın atıkları arasından alınmıştı bu teneke. Demir kulpu olduğuna göre boya tenekesi. Ateşten boyası silinmiş pası kalmış. Yaktıkları ateş hava alsın diye bıçakla aşağı taraflarını delik teşik etmişler. Soba kovasına benzesin diye de kocaman bir delik açmışlar en dibine.
Sabahın dokuzu, hava hala karanlık. Kesiklerden ateşin şavkı yerde desenler çiziyor. İçinde yanan sunta üzerindeki vernikten olsa gerek keskin bir plastik kokusu ile kırıyor burnumun direğini. Diyarbakır'ın soğuğunu hiç bu kadar hissetmemiştim bedenimde, iliklerime kadar üşüyorum, yoksa bu keskin koku çekilecek gibi değil. Ateşi yakan seyyar satıcı, gür bıyıklarını aşağı doğru taramış genç bir abi arada sattığı karton bardakları çöpten çıkarıp ateşe atıyor. Çay ve simit dışında bir şey satmıyor. Ateşinden faydalanıyorum diye mahçup hissediyorum, gönlü hoş olsun diye kaçak sallama çay istiyorum, yanında ince bir simit. Hepi topu üç lira, emaneti de üç liraya alıyor. İçerde emanet dolapları yok. Görüşe girmeden telefonlar cüzdan kendi zayıf, bıyıkları gür abiye teslim edilecek, kaçarı yok.
Başım öne eğik teneke de yanan ateşe bakıyorum. Görüş açımda teneke ve kimliğini unuttuğu için ilk görüşme grubu ile içeri giremeyen dayının kahverengi sivri burun ayakkabısı var. Öyle bir sohbet ediyor ki tanımadığı gür bıyıklı abi ile, ziyaret grubu ile içeri girememek bahanesi olmuş sanki. Görüş için içeri giren oğlunu beklemese de oturup sohbet edecek zaten, sohbeti öyle içten.
Köy yerinde hep aynı insanlar görmekten sıkıldığı veya yeni insanlar tanımak onu da çok mutlu ettiği için susmuyor. Kitap okumayan, insan okuyor.
Gür bıyıklı seyyar satıcıya köyünden bir şeyler anlatıp duruyor. Uçkur peşine düşmüş köy beyinin beş erkek çocuğunu kendiyle beraber